Yaz aylarında fit olabilmek için

25 Temmuz 2017 Salı

tatil
Yaz aylarında fit olabilmek için bütün günü spor ve diyet ile geçirenler, tatilde açık büfe tuzağına dikkat!  Birbirinden güzel yiyeceklerin, tatlıların yer aldığı her şey dahil sofralar, kısa sürede kilo almanıza neden olabilir. Hem tatil yapıp dinlenmek hem de kilo almadan geri dönmek istiyorsanız gün içerisinde yapacağınız egzersizler, ara öğünler ve dengeli beslenme ile ideal kilonuzu tatil sonrasında da koruyabilirsiniz.

Tatilde soslu ve ağır yemekler yerine bol yeşillikli ve dörde bölünmüş tabaklar hazırlayın diyen Türkiye İş Bankası iştiraki Bayındır İçerenköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Korkmaz; tatili fit ve sağlıklı geçirmek isteyenler için beslenme tüyoları verdi:

1)    TATİLDEN ÖNCE TARTIYA ÇIKIN: Tatile gitmeden önceki kilonuzu not olarak yazın. Tatil dönüşünde de tartılıp kilonuzu not edin. Burada amaç tatil boyunca kilonunuz artıp azalması konusunda bilgi sahibi olmak ve devam eden günlerde buna göre hedeflerinizi belirlemek.

2)    KAHVALTISIZ GÜNE BAŞLAMAYIN: Günlük hayatınızda olduğu gibi tatilde de mutlaka iyi bir kahvaltı yapın. Kahvaltı, günün en önemli öğünü. Açık büfede kahvaltıda bol yeşillik, domates, salatalık almayı unutmayın.  Tabağınıza alacağınız birkaç çeşit peynir ile birlikte yağsız omlet ya da haşlama yumurtayı tercih etmek size tokluk hissi verecek besinlerin başında yer alıyor. Tatlı olmadan kahvaltı yapamam derseniz açık büfede yer alan kuru meyveler ya da 1 yemek kaşığı bal veya reçel tatlı ihtiyacınızı karşılayacaktır. Masum görünen kahvaltıdaki en büyük tehlike ise hamur işi yiyecekler. Bu noktada tercih hakkınızı bir çeşit veya yarım porsiyon olarak kullanmaya çalışın.

3)    ARA ÖĞÜNLERİ TATİLDE ATLAMAYIN: Havuz, deniz, gezilecek yerler derken ara öğün yapmayı unutmayın. Kahvaltıda verilen kuruyemişlerden bir avuç ya da kuru meyvelerden 4-6 adet ya da bir orta boy taze meyve ara öğün için ideal olacaktır.

4)    YEMEĞİNİZ SOSSUZ OLSUN: Soslu yapılan yemeklerin yağ ve kalori içeriği fazla. Böyle yapılan yemeklerden uzak durursanız gereksiz kalori almaktan kendinizi korumuş olursunuz.

5)    TABAĞINIZA ÜST ÜSTE YİYECEK KOYMAYIN: Otellerde yer alan açık büfe ve birbirinden lezzetli yiyeceklerin olması sizi kandırmasın. Gün içerisinde yediklerinize dikkat etmelisiniz. Tüm yiyeceklerden yemek için tabağınıza yiyecekleri üst üste koymayın. Tabağınızı 4 parçaya bölünmüş olarak kabul edin. Böylece farklı yemeklerden yemiş olur, besin alımı kontrol altında tutmuş olursunuz.

6)    TATLININ CAZİBESİ SİZİ KANDIRMASIN: Tatillerde tatlı büfeleri insanı içine çeken bir görsellik içerisinde. Bu nedenle de tatlı büfesine dikkat edin. Tercih ve porsiyon miktarı çok önemli. Sütlü tatlı ya da dondurma tüketmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Hamur işi ya da kızartma şeklinde yapılan bir tatlı tüketmek istediğinizde ise yarım porsiyon ve öğle yemeğinde tüketmek daha doğru olacaktır.

7)    İÇECEK KİLO YAPMAZ DEMEYİN: Sıcak havalarda yediklerimiz kadar hatta bazen daha fazla kaloriyi içeceklerimizden alıyoruz. Bu noktada önemli olan, tercih edilecek içeceklerin ne olacağı. Tabi ki öncelikle ilk tercihimiz su olmalı. Onun dışında maden suyu, soda, diyet içecekleri çok abartmamak şartı ile tercih edebiliriz.

8)    ALKOL YAĞLI YEMEK KADAR KALORİLİ: Alkol tüketiminize dikkat edin. Alkollü içecekler, her şey dahil tatil anlayışında yemeklerden daha tehlikeli olabilir. Unutulmamalıdır ki, alkol tüketildiğinde metabolizma yağlı bir besin alıyormuşsunuz gibi davranıyor. Bu noktada önemli olan sıklık ve alınan içeceğin alkol oranının ne olduğu. Alkollü içecek tüketildiğinde, o öğün yemek porsiyonlarını azaltmak kilo kontrolü açısından iyi olacaktır.

9)    HER ŞEY DAHİL SİSTEME EGZERSİZİ DE EKLEYİN: Her şey dahil tatil anlayışında bir önemli noktada da hareketin az olmasıdır. Tabi ki tatil demek dinlenmek demektir ama yine de günde yapılacak 30 dakika yürüyüş, alınan kalorilerin bir kısmının enerjiye dönüşmesi açısından iyi olacaktır.

10)    AZ VE SIK YEME HAYAT MOTTONUZ OLSUN: Hem tatilde tadınızın kaçmaması hem de tatil dönüşünde tartıda gördüğünüz rakamların canınızı sıkmaması için her zaman söylediğimiz gibi “AZ VE SIK ARALIKLARLA BESLENME PLANI” prensibini unutmamak gerekiyor.

İyi bir hafızanın sırrı su içmekte saklı!

21 Temmuz 2017 Cuma

kadın
Vücudumuzu yöneten ancak genel sağlık durumumuzla ilgili değerlendirme dışı kalan beynimizin hastalıkların ipuçlarını yıllar öncesinden vermeye başladığını ve bu ipuçlarını zamanında fark etmediğimizde karşılaşabileceğimiz problemleri biliyor muydunuz?

Hastane Derindere Nöroloji Bölümü Uzmanı Dr. Keriman Oğuz’la sağlıklı yaşamın anahtarlarından biri olan beyin sağlığımızı korumanın ipuçlarını konuştuk…

Genellikle beyinle ilgili problemlerin ancak hastalık aşamasına gelindiğinde anlaşıldığına dikkat çeken Uzm. Dr. Keriman Oğuz; ‘Felç geçirdi'' veya 'Alzheimer tanısı konuldu' diyoruz. Ama beyin ile ilgili hastalıklar tanının konulduğu evrenin çok öncesinde başlayan süreçleri kapsıyor. Alzheimer hastalığını düşünelim. Hasta veya yakınları 1-2 ay veya birkaç yıldır unutkanlığı var diye anlatırlar belirtileri. Alzheimer tanısı konulduğunda aslında 20-25 yıl öncesinde Alzheimer oluşturacak alt yapı gelişmeye başlamıştır. Ya da inmede felç geçiren bir hastanın beynin bir bölgesini besleyen damar tıkanır. Aslında damar tıkanıklığının oluşabilmesi için 10-15 yıl öncesinden riskler oluşmaya başlar. Hasta felç geçirdiğinde veya Alzheimer tanısı konulduğunda süreç ilerlemiş ve genellikle hastalar ileri yaşta olurlar. Ama aslında erişkin yaşlardan itibaren 20-25 yıllık bir süreçte var olan bu hastalıklar için zemin hazırlanmıştır’ açıklamasında bulundu.

Beyin Sağlığınızı Korumak İçin…

Peki, o zaman biz bu hastalıkların başlangıcını nasıl yakalayabiliriz? Durdurabilmek veya yavaşlatabilmek mümkün mü? Riskleri azaltabilir miyiz? gibi sorular akla gelmeye başlar.  Beyin sağlığını tehdit eden risk faktörlerini bilip alınması gereken önlemleri hayatımıza uyguladığımızda bu riskleri önemli ölçüde azaltmış oluruz.

Egzersiz sadece vücudunuz değil; beyninizin de ihtiyacı vardır:

Araştırmalar, günde 10-15 dakikalık egzersizin beyin gücünü %30 oranında artırdığını gösteriyor. Egzersizle birlikte tüm vücutta kan dolaşımı arttığı için, beyne giden kan miktarı da artar. Böylece beyinde nöronlar arası iletişim artar ve hafıza güçlenir. Egzersiz yanında daha az araç kullanmak, kısa mesafeli yerlere araçla değil yürüyerek gitmek, asansör yerine merdiven kullanmak gibi günlük hayatta mümkün olduğunca aktif olmaya çalışmak yarar sağlayabilir.

İyi bir hafızanın sırrı su içmekte saklı!

Hafızanızı zinde tutmanın en basit ve sağlıklı yolu günde 2-3 litre su içmekten geçer.

Zamanın boşa harcanmaması gereken ilk şey olduğunu unutmayın.

Bilgisayar veya telefonun nasıl bir kapasitesi varsa beynimizin de bir kapasitesi mevcut. Nasıl bu cihazların kapasitesi dolup zaman zaman yeterli alan yok uyarısıyla karşılaşıyorsanız beyninizin de zaman zaman dinlendirilmeye gereksiz şeylerle doldurulmamaya ihtiyacı olduğunu unutmayın. Bunu dikkate almazsanız artık yeni bilgiler öğrenemez ve gereksiz bilgilerle dolu bir beyinden iyi bir performans bekleyemezsiniz.

Kaliteli uyku bedeninizin yanı sıra beyninizi de dinlendirir. 

Herkes aynı miktarda uykuya ihtiyaç duymaz. Ama her gün yeterli uykuyu almak nöronların daha etkili çalışmasını sağlar. Bu da hafızamızı güçlendirir.

Midemiz kadar beynimizin de doğal besinlere ihtiyacı var!

Doğada bulunan bazı vitamin ve mineraller beyniniz için hayati önem taşır. Özellikle folik asit, B6 ve B12 vitaminleri demansa neden olan bazı proteinlerin daha düşük seviyelerde kalmalarını sağlar. Ama bunları hap tarzında almaktan ziyade doğal gıdalardan almak daha önemlidir. Yapay tatlandırıcı içermeyen gıdalar tüketenlerde IQ oranının daha yüksek olduğunu gösteren çalışmalar var.

Teknoloji her zaman yararlı olmayabilir.

Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte yaşamımızı kolaylaştırmak amacıyla cep telefonu, bilgisayar, televizyon, elektrikli ev aletleri, kablosuz iletişim sistemleri hayatımıza girmiştir. Bu aletlerin yaydığı elektromanyetik alanın biyokimyasal ve fizyolojik olarak birçok hücrenin işleyişini olumsuz yönde etkilediği gösterilmiştir. Cep telefonu kullanımının artışı ile kanser, baş ağrısı ve hafıza kayıplarının artış gösterdiğiyle ilgili çalışmalar mevcuttur. Cep telefonu ve elektrikli aletlerden vazgeçmek mümkün olmasa da bazı önlemlerle riskler azaltabilir. Uzun süreli cep telefonu görüşmelerinden kaçınmak, gece uyumadan önce cep telefonunu kapatmak çözüm olabilir. Yine mutfakta elektrikli aletlerin yaptığı işlerin bir bölümünü onları kullanmadan yapmak riski azaltmada yardımcı olabilir.

Çok yönlü olmak aynı anda birçok işi yapmaya kalkışmak anlamına gelmez!

Günümüzde teknolojinin etkisiyle insanlar araba kullanırken, yürürken, işte, toplantıda arkadaşları ile sohbet ederken sosyal medyaya giriyor, maillerini kontrol ediyor. Bunlar hatayı beraberinde getirir. Kişinin dikkati dağılarak konsantrasyon ve hafıza problemleri oluşur. Bu nedenle sadece yapacağınız işe konsantre olun. Arkadaşlarınızla sohbet ederken, iş yaparken, araba kullanırken, yürürken telefon ve diğer iletişim araçlarından uzak durun.

Elinizdeki işi bitirmeden yenisine başlamayın!

Bir kitabı okumaya başladığınızda onu bitirmeden bir başka kitabı okumaya başlamayın. Hangi kitabı okuyorsun dediğimizde 3-4 tane kitap adı sayanları görmüşsünüzdür, hepsi yarım kalmış, başlanmış ama bitirilmemiş. İşte bu durumda yine beyinde konsantrasyon ve hafıza problemleri görmeye başlarız.

Grip En Çok Elden Ele Geçiyor

15 Ekim 2016 Cumartesi

grip
Sağlıklı ortamın korunması amacıyla her türlü hastalık faktörünün ortadan uzaklaştırılması için hijyenin sağlanması birinci kural. Hijyen ise el yıkama alışkanlığının kazanılmasıyla başlıyor. Medical Park Bahçelievler Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Dilek Arman, tüm dünyada el yıkamanın yeterince yaygın olan bir alışkanlık olmadığına vurgu yaparak, bu alışkanlığın aileden başladığına dikkat çekti. Prof. Arman, “Doğru el yıkamak günümüzde en önemli sağlık tedbirleri arasında başta gelir. Grip virüsü, soğuk algınlığı virüsleri, nezle virüsleri hatta elde minicik bir yara varlığında Hepatit B virüsü de bulaşabilir” dedi.

Çocukları hijyen konusunda bilgilendirmek amacıyla Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu tarafından (UNICEF) belirlenen “Dünya El Yıkama Günü” nedeniyle açıklamalar yapan Medical Park Bahçelievler Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Dilek Arman, el yıkama alışkanlığının çok küçük yaşlarda anne-babadan kopya çekerek edinildiğini söyledi.

Sağlık okur-yazarlığının artmasıyla doğru orantılı olarak günlük yaşamdaki doğru uygulamaların da artacağını anlatan Prof. Dr. Dilek Arman, “Alışkanlık geliştirilmesi ile ilgili adımların erken çocukluktan itibaren atılması gerekiyor. Çocuklarda doğru el yıkama alışkanlığı geliştirmek için iyi bir rol model çok önemli. Aile ortamında anne ve babasının, kreşte ve okulda öğretmeninin davranışlarını gözlemleyerek hayatına uygulayacak çocuk, bu yönde eğitilmiş olacaktır. Diğer yandan günümüzde medya ve sosyal medyanın etkisi yadsınamaz olduğundan konuya yer verilmesi tüm toplumun eğitimi için yararlı olacaktır” dedi.

Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Dilek Arman, doğru el yıkama, elden ele geçen virüsler ve el yıkama ile önlenebilecek hastalıklarla ilgili şu bilgileri verdi:

DOĞRU EL YIKAMA NASIL OLMALI?

“Doğru el yıkama elin tüm kısımlarının ovulduğu, mikroptan arındırıldığı el yıkama olarak tanımlanabilir. Su ve sabunla ellerin yıkandığı durumda bu işlem mikroorganizmaların uzaklaştırılmasını sağlar. Bu nedenle avuç içleri, her iki elin sırtı, parmak araları, parmak uçları, başparmak üstü havuz ve bilek kısmının ovularak mikroorganizmadan arındırılması gereklidir.

Eller yemekten önce ve sonra, tuvaletten çıkarken mutlaka yıkanmalıdır. Farklı yüzeylerle temastan sonra her defasında ellere mikropların bulaşacağını akılda tutarak yıkanması önerilebilir.

SICAK SU, TEMİZLİK DEĞİL TAHRİŞ NEDENİ

Ellerin sıcak veya ılık su ile yıkanması daha iyi mikrop öldüreceği yanılgısı ile yapılıyor. Oysa biz laboratuvarda mikropları 35-37 derecelik fırınlarda daha iyi üresinler diye bekletiyoruz. Bu bizim vücut ısımız ve elimizin dayanabileceği ısı bu kadar bile yüksek değil. Mikropların öldürülmesi için kullandığımız ısı ise 100-125°C. Dolayısı ile ellerin ılık ya da sıcak su ile yıkanması temizlik açısından bir katkı sağlamayacaktır. Aksine ellerin daha fazla tahrişine neden olacaktır. Bu nedenle yararı olmadığı gibi zararlı bir uygulamadır.

GRİP EN ÇOK ELDEN GEÇİYOR

Elden ele bulaşabilecek virüslerin başında solunum yolu enfeksiyon etkeni virüsler gelir ki grip virüsü en tehlikeli virüs olarak tanımlanabilir. Herhangi bir kişi ile tokalaşma sırasında ele bulaşabilecek tüm virüsler bu yolla vücuda giriş kapısı bulabilir. Aslında daha çok tokalaşma ile başka kişilerin ellerinden alınmasından söz etsek de çevre teması ile o alana bulaşmış tüm virüslerin de alınması söz konusu olabilir. Bu şekilde ele aldığımızda grip virüsü, soğuk algınlığı virüsleri, nezle virüsleri hatta elde minicik bir yara varlığında Hepatit B virüsü de bulaşabilir.

ENFEKSİYONLARI ELLERİNİZLE UZAKLAŞTIRIN

Eller, ağız ve solunum yoluna mikrop taşınması için çok uygun ve bu nedenle önemli aracılardır. Grip ve tüm solunum yolu virüs hastalıklarının yanı sıra, sindirim kanalına ulaşarak hastalık yapabilecek, mikrobik besin zehirlenmelerinden, tifo, paratifoya kadar çok sayıda hastalık önlenebilir. Ayrıca bazı enfeksiyonlar mikropların kişinin kendi florası yani koruyucu mikrop yuvasına eklenmesinden sonra oluşur. Örneğin idrar yolu enfeksiyonu veya ameliyat sonrası gelişen enfeksiyonlar hastanın kendinde zaten bulunan mikropların uygun ortam bularak hastalık oluşturması ile ilişkili durumlardır. Bu hastalıkları da dikkate aldığımızda bugün tedavi şansı bulmakta zorlandığımız enfeksiyonları oluşturan dirençli mikropların yayılımında da eller önemli aracılardır.

ISLAK MENDİL EL YIKAMANIN YERİNİ TUTAR MI?

Tam bir ovuşturma ile kısmen katkı sağlayabilirse de akan bir suyun etkisi ile uzaklaştırılan mikroplar kadar mikroptan arınmış olmayı beklememek gerekli. Ancak eğer alkollü mendil söz konusu ise mikroplara öldürücü etki gösterebilir. Bu nedenle temiz bir su ve sabun en önemli temizleyicidir. Bunun dışında alkol bazlı el dezenfektanları ovularak elde kurutulmak sureti ile işe yarayabilir. Bu kapsamda geleneğimiz kolonya da etkili olacaktır.”

Göbeğimizde asıl görmek istediğimiz baklava dilimleri; Six Pack!

4 Mart 2016 Cuma

six pack
Son yıllarda erkekler sixpack kelimesini ağızlarından düşürmüyorlar. Bir kısmı haklı; Sürekli spor yapmalarına karşın karın kasları istedikleri kadar maskülen olamıyor. Ama çoğunluğu ne spor yapıyor, ne de diyetine özen gösteriyorlar. Buna karşın ideal bir vücut özellikle de karın kası beklentisi içindeler.

İdeal düz bir karın, emek vermeden de olabiliyor, yani yapısal olarak kaslı ve yağsız yemeden ve içmeden etkilenmeyen bir karın görüntüsüne ender rastlanır. Güzel bir karına sahip olmak ya da var olanı korumak emek ister. Superplast Estetik ve Cerrahi Merkezi’nden Estetik, Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Uzmanı Op.Dr. Hüseyin Güner Bunun için egzersiz ve diyet konusunda gereken özenin gösterilmesi gerektiğinin altını çizdi.

Diyete Özen Gösterme

2 tip açlık durumu vardır. Sık sık acıkma ya da uzun sure tok kalabilme durumu. Yani günde 5-6 öğün yiyenler veya günde tek öğün yiyenler. Op.Dr.Hüseyin Güner, ne yediğimizin aslında sanıldığı kadar önemli olmadığını ancak ne zaman ve ne kadar yediğimizin önemli olduğunu kaydetti. Op.Dr. Güner güzel bir karına sahip olmayı isteyenlere şunları önerdi.

Diyetle ilgili en önemli tüyolar. Her defasında sofradan tam doymadan kalkmak, Yemekten hemen sonra tatlı veya meyve tüketmemek, akşam yemeğini saat 19:00’dan önce ve az miktarda tüketmek, alkol ve diyet ürünlerinden uzak durmak,, şekerli, unlu, nişastalı yerine sebzelerden ve gerçek tam buğdaylı ekmekten karbonhidrat ihtiyacını karşılamak. Sık acıkanlar için sürekli bir şeyler atıştırmaktansa ara öğünler oluşturup, çiğ kuruyemiş veya ekşi meyve tüketerek tokluğu sağlamaları gerekiyor.

Düzenli(Haftada 3 +) Egzersiz Yapmak

Her egzersiz karın kaslarını çalıştırmaz. Plates, Basketbol, Futbol, Boks, extreme sporlar ayrıca karın egzersizi gerektirmezken kardio, bodybuilding, düz koşu, gibi sporlar fazladan karın kası egzersizi gerektirebilir. Karın için en etkili çalışma düz ve sağ-sol tam dönülerek yapılan ve 45 dereceyi geçmeyen crunch hareketidir.Süre 30 dakika olmalı, bu sürede

1000-2000 arası bir rakama ulaşmayı hedeflemeliyiz. Sadece böyle crunch çalışıp ,haftada 5 kez, 30 dakika ile ideal bir karına sahip olabilirsiniz.

Ancak tüm bunları “ben yapamam!” diyet, egzersiz bana göre değil derseniz, biz estetik-plastik ve rekonsrüktif cerrahi uzmanlarına başvurmanız gerekir. Sixpack-baklava dilim görünümünde düz bir karın için yüzde yüz bir sonuç elde edilemese de, hastanın olduğundan çok daha ince bir bel ve karnı 1-2 saat içinde acısız oluşturulabilir. Slim Lipo3 cihazı veya Smart Lipo triplex yada yeni jenerasyon Vaser Lipo ile istenilen bu sonuçları elde etmek mümkün ve oldukça da kolay.

Vaser Lipo yönteminde herhangi bir hasar yaratmadan, yağ dokusu içine ses dalgaları gönderilerek yağlarda erime oluşturulur ve emme yolu ile dışarıya çıkartılır. Ancak fazla kilolu hastalarda bu yöntem kullanılmıyor. Bunun yanısıra kasları öne çıkarmak için karnın yan tarafından alınan alıp belli bölgelere yağ enjeksiyonu uygulanabilir. Böylece doğal ve fit bir görünüm elde edilebilir.Ancak burada dikkat edilecek nokta kişinin kilo almamasıdır.

Bu uygulamaların ardından 7-10 gün korse kullanımı yeterli gelmektedir.

Ayrıca protez kas sistemiyle baklava görünümlü karın yapılıyor. Baklava şeklindeki protezi karnın alt bölgesinden girerek yerleştiriyoruz. Operasyon takriben 1-2 sürüyor. Dikişler belli olmuyor. Çoğunlukla zayıf veya spor yaparak istediği görünümü elde edemeyen erkeklerin tercihi yapay kas operasyonları oluyor. Ancak bu uygulamaya herkes uygun olmayabiliyor. Ayda ortalama 5-10 civarında hasta başvuruyor. Uygun kişilere yapıldığı takdirde son derece başarılı bir yöntem. Aynı zamanda katı silikon kullanıldığı için herhangi bir kazaya maruz kalındığında risk oluşturmadığı gibi yapay kas olduğu da anlaşılmıyor. Elastik oldukları için şekil değiştirme riski de yok. Karın protezinde bir ay eğilip kalkmak, denize girmek, güneşlenmek, yüzmek, ağır hareket ve egzersiz yasak. Daha sonra kişinin sağlıklı beslenmesi ve spor yapması uygun olur. Yöntemin uzman hekim tarafından yapıldığı takdirde hiçbir yan etkisi yok.

Tüm bu uygulamaların başarılı olmasında ki tek şart ise , hastanın bunu gerçekten istemesi ve disiplinli bir şekilde çalışarak çaba göstermesi.

Sağlıklı bir çalışma masası nasıl olmalı?

3 Mart 2016 Perşembe

doktor
Mesailerinin büyük bir bölümünü masa başında geçiren ofis çalışanları sıklıkla nedeni belirsiz ağrılardan şikâyet ederler. Birçokları da nedenini bilmediği bu ağrıların tedavisini ertelerler. Günlük yaşamda yaptığımız ters hareketler, eski kırıklar, bilgisayar karşısında yanlış oturmak gibi birçok farklı neden ofis çalışanlarının yaşadığı bu ağrılara sebep olabilir.

Doktortakvimi.com üyelerinden Ortopedi ve Travmatoloji / El Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Alper Gökçe masa başı hastalığı olarak tanımlanan bu problem hakkında görüşlerini paylaştı.


Özellikle ofis çalışanlarının hayatlarının büyük bir bölümünü geçirdikleri çalışma masaları, zamanla iskelet ve kas sistemi üzerinde etkisini gösterebiliyor. Ofis çalışanlarının sıklıkla karşılaştığı boyun, ense, sırt ağrıları ise ortopedik açıdan fonksiyonel veya yapısal olarak iki ayrı grup altında değerlendirebiliyor. Zamanla kendini gösteren ağrılar, sağlıklı bir çalışma alanı yaratmanız için vücudun gönderdiği sinyaller olarak düşünülebilir. Ancak bu ağrıların süresi ve şiddeti giderek yükselebiliyor. Masa başı çalışmasının sağlığımız üzerindeki etkisini değerlendiren Prof. Dr. Alper Gökçe, “Ağrıların hastalık olarak adlandırılmasında, ağrının süresi, eşlik ettiği kollarda uyuşma yanma ve karıncalanma gibi diğer bulguların varlığı dikkate alınmalıdır. Boyun ağrıları romatizma, enfeksiyon, eğrilik ve fıtık gibi hastalıkların belirtisi olabilir. Kemik dokunun yanı sıra kaslarda gerilime bağlı ağrılar da görülebilmektedir. Kafa içinden kaynaklanan ve enseye yayılan nörolojik tablolar da bu sahada ağrı sebebi olarak karşımıza çıkar.” diyor.


Ağrının çoğu zaman hastayı hekime taşıyan ilk bulgu olduğunu belirten Gökçe, eğrilikler, başta düzleşme olmak üzere çeşitli şekil bozukluklarının da şikâyetlere eşlik ettiğine dikkat çekiyor. Ofis çalışanlarının en rahat, en üretken halde çalışabilmesi için, masa başı çalışmalarının ergonomik açıdan incelenmiş ve standartları belirlenmiş bir husus olduğunu belirten Prof. Dr. Alper Gökçe, bilgisayar monitörlerinin konumlanışından oturuş biçimlerine kadar masa başında geçirilen mesaide dikkat edilmesi gerekenlere yönelik şunları söylüyor;


Monitörü doğru bir şekilde yerleştirin

Sinir sistemi kafa içerisindeki merkezi ile vücudun diğer kesimleri arasındaki bağlantıyı omurilik aracılığıyla sağlar. Boyun yapısındaki şekil değişiklikleri sinirlerin konumu ve kan dolaşımı üzerine dolaylı etki yapmaktadırlar. Bu nedenle başta ekranlar olmak üzere ofiste çalışılan dokümanlara görsel erişimde boyna verilen pozisyon değerlidir.

Monitörler, tüm bilgisayarların ayrılmaz bir parçası olmasına rağmen yanlış yerleştirildiği zamanlarda kullanıcısını alışılmışın dışında pozisyonlarda çalışmaya zorlayabilir. Kötü konumlanmalarda sıklıkla çenenin yukarıya doğru meylettiği, baş ve üst gövdenin ileriye uzandığı pozisyon karşımıza çıkar. Zorlu çalışma pozisyonlarında önemli ölçüde çalışanın rahatsızlık hissetmesi ve iş ile ilgili kas iskelet sistemi rahatsızlıklarına potansiyel teşkil eder. Monitörün diğer olumsuz etkileri ise göz tahrişi, bulanık görme, gözlerde yorgunluk, kuruma, yanma ve baş ağrısı olarak sayılabilir.

Duruş bozukluklarından kaynaklanan rahatsızlık ve bunun sonucunda ortaya çıkan ağrıları sadece monitöre bağlamak doğru olmasa da ideal konumlamayı bir kez daha hatırlamalıyız.


Görüş mesafesi: Gözden hayali olarak yere paralel çizilen çizgi ile ekran üst yüzeyi arasında 40-70 cm mesafe olmalıdır.

Görüş açısı: Ekran, göz hizasının 15-30 derece alt kısmını kapsamalıdır. Kullanıcın başı ekranın tam ortasına denk gelmeli; gözler her iki yanda 30’ar toplamda 60 derecelik bir açıyı süpürüyor olmalıdır. Ekran konumu dışında, kişinin masa başındaki şahsi konumlanması da boyun ve ense ağrılarına neden olabilir.

İdeal konumlama: Öncelikle masada dik oturulmalıdır. Yazı yazarken kollar yere mümkün olduğunca paralel olmalıdır. Dirsekler gövdenin yan tarafında, gövde dik, bacaklar zemine paralel olan duran ayaklar üzerinde şekilde olmalıdır. Sürekli aynı tarafa boynu döndürmek veya her iki yana boynu sürekli hareket ettirmek kasların ve bağların esnekliği üzerindeki olumsuz etmenlerdir. Bazı hastalarda tekrarlayan olumsuz şartlar ve / veya yetersiz oturma alışkanlıkları sayesinde baş, boyun ve omuzlarda şekil bozukluğu gelişebilir.


Kısa molalar vermeyi ve egzersizleri ihmal etmeyin

Boynun geriye doğru olan eğimi lordoz kavsinin kaybolarak ensede düzleşme ile başlayan süreç zamanla omurların arasındaki disk yapılarına sirayet eder. Bu durum boyun fıtığına kadar uzanabilir. Öte yandan ensede yer alan ve faset eklem adı verilen eklemlerde de dejeneratif değişiklikler ofiste yapılan basit hataların meslek rahatsızlığı olarak karşımıza çıkmasına neden olur.

Ağrı ve kişinin ense civarında yaşadığı gerginliklerde, hekime başvurarak tanı konması sağlanarak tedavi planlanmalıdır. Fonksiyonel bozukluklarda ise ortam düzenlenmesinin yansıra belli zaman dilimlerinde kişi ara vererek boyun egzersizleri yaparak boyun ve omuzun hareketlerine izin vermelidir.

3 Mart Dünya Kulak ve İşitme Günü

3-dunya-kulak-ve-isitme-gunu
Dünya İşitme Günü, 3 Mart tarihinde ele alınan bir koruyuculuk etkinliğidir. 2007 yılında Pekin' de yapılan, Birinci Uluslararası İşitme Bozukluklarının Önlenmesi ve Rehabilitasyonu Konferansında gündeme alınmıştır. Günün amacı, dünya çapında, kulak ve işitme sağlığı üzerinde farkındalık yaratılmasının sağlanması ve bu konu üzerinde toplumun bilinçlendirilmesidir. Acıbadem Ankara Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ali Titiz “Kulak ve İşitme Sağlığı” konusunda detayları aktardı.
 
Toplumda sağlıklı bir iletişimin temelini işitme ve konuşma fonksiyonumuz oluşturur. Konuşma gelişiminin sağlıklı bir işitme ile sağlanabildiği düşünülürse işitmenin önemi daha iyi anlaşılacaktır. İşitme kaybına bağlı olarak gelişen sorunların çözümü, bireyin toplumsal yaşama güçlü bir şekilde katılmasını sağlamakta ve yaşam kalitesini artırmaktadır. Bu sorunun çözümünde, bireyin sahip olduğu işitme kaybı düzeyine bağlı olarak çeşitli seçenekler karşımıza çıkmaktadır.

Bu açıdan bakıldığında, işitme kaybının erken teşhisi büyük önem taşımaktadır. Özellikle ilk 2 yaşta gelişmesinin büyük ölçüde tamamlandığı işitme ve konuşma fonksiyonumuzun değerlendirilmesi ve varsa işitme kaybının bu dönemde belirlenip müdahale edilmesi, çocuğun işitme ve konuşma engelli bir birey olmaktan çıkıp topluma normal bir birey olarak kazandırılmasını sağlamaktadır. Son yıllarda ülkemizde de oldukça yaygın ve başarılı bir şekilde uygulanan “yeni doğan işitme taraması programı” ile yeni doğan döneminde bu sorun gelişmiş odyolojik testler ile belirlenebilmekte ve sorunu olan bireylerde klasik işitme cihazı veya gelişmiş koklear implant uygulamaları ile işitmenin düzeltilmesi sağlanabilmektedir.

Yine yenidoğan döneminde olduğu gibi çocukluk, genç, erişkin veya ileri yaşlarda sonradan gelişen işitme kayıpları bireyin konuşmasında bozulmalara veya toplum içerisinde yalnızlaşmasına neden olabilmektedir. Bu nedenle, bu dönemlerde yapılacak yıllık rutin kulak burun boğaz muayeneleri sorunun erken teşhis edilmesini sağlayabilmekte ve çözüm yolları bireyin toplum içerisinde daha katılımcı, kendine güvenli bireyler olmasını sağlayacaktır.

Dünya Sağlık Örgütü işitme kaybına yol açan faktörlerin % 60′si önlenebilir olduğunu bildirmektedir. Önleyici tedbirler arasında; çocukların yenidoğan döneminde işitme taramalarından geçmesi, özellikle kızamık, menenjit, kabakulak ve kızamıkçık aşılarının olunması, tüm yaş dönemlerinde ototoksik (iç kulağa zarar verici) ilaç kullanımından kaçınılması veya doktor kontrolünde uygulaması, özellikle çocukluk çağında karşılaşılan orta kulak iltihabı için erken ve etkin tedavilerin yapılması ile yüksek sese maruz kalınan ortamlardan kaçınılması sayılabilir. Özellikle tüm çocukların yenidoğan ve okul öncesi dönemde, işitme testi ile değerlendirilmesi önemlidir. İşitme kaybı, kulak tıkacı (serumen) veya kulakta sıvı birikmesi gibi rahatsızlıklarda basit medikal veya cerrahi uygulamalar ile düzeltilebilir sorunlardan kaynaklanabilir. Bu sorunların çözümü ile ileride gelişebilecek kalıcı işitme kaybı ve konuşma bozukluklarının önüne geçebilir. Bu tip basit sorun ve çözümlerine rağmen, söylenilenleri sıklıkla tekrar ettirmek, televizyon sesini çok açmak, telefon konuşmalarının anlaşılmasında zorlanmak, ortam gürültüsü varlığında işitmede güçlük çekmek, karşısındakinin söylediğini yanlış anlamak, kulaklarda çınlama ve uğultu gibi şikayetlerin varlığı mutlak kulak burun boğaz hekimine başvurulması gerekliliğini gündeme getirir.

Diyabete Yatkınsanız Nar ekşisi Kullanmayın

19 Kasım 2015 Perşembe

nar
Çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane diyerek sevdiğimiz, ev ve ofis aksesuarlarında bereket getirdiğine inandığımız, kimi zaman suyunu içip kimi zaman soğuk kış akşamlarında tv karşısında vazgeçemediğimiz; kanser önleyici, bağışıklık güçlendirici, kalp damar koruyucu, fazla kaçırdığınızda kabızlığa sebep olabilen meyve nar... Bundan üretilen nar ekşisi ise salata soslarının vazgeçilmezi. Peki marketlerden, pazarlardan aldığımız nar ekşisi, ne kadar gerçek? Uzman Diyetisyen Işın Sayın nar ekşisi sevenleri uyardı. ”Özellikle diyabete yatkınlığınız varsa ve diyabetikseniz, şeker isteğini uyaran nar ekşisinden uzak durun.”

”Esasen, lifli ve fruktoz, glukoz içeren bir meyve olan nar, nar ekşisine dönüşürken hava ile temas eder, antioksidan özelliğin bir kısmını kaybeder. Aslında ekşi nardan elde edilen ve çok şeker tadı almadığımız bir üründür. Piyasada satılan 2 tip nar ürünü var: Nar ekşisi ve nar ekşili sos... Nar ekşili sosta, nar ekşisi ve glukoz şurubu bulunur ki; bu da tatlı tadı artırır. Gerçek nar ekşisi ise direk kaşıkla tüketilmesi çok zor derecede ekşidir.” diyen Uzm. Dyt. Işın Sayın ”Diyabeti, insulin direnci, hipoglisemisi, reaktif hipoglisemisi, bozulmuş açlık glukozu olan hastalarda, diyet tedavisi uygularken, nar ekşisinin başarıyı sabote ettiğini söylemeliyim. İştahı ve özellikle de tatlı tada duyulan isteği uyarmaktadır. Zaten ne kadar koyuyoruz ki içine...’ demeyin; Tip I Diyabetli hastada (iğneyle insulin hormonu alan) kan şekerinin nasıl fırladığına inanamazsınız. Aynı sorun diğer bahsi geçen hastalar için de geçerlidir. Genetik olarak obezite, kalp damar hastalıkları, diyabete yatkınlığı olan, metabolik sendromu olan hastalarda kullanımını önermiyorum.” şeklinde konuştu.

Nar ekşisini ışık almayan yerde saklayın…

Diyetisyen Sayın ”Nar ekşisinin gerçekten ekşi nardan elde edildiğine emin olduğunuz durumda, tazeyken kullanın. Işık, almayan yerde saklayın. Kapağını çok iyi kapatın. Mümkünse az miktarlarda minik sağlam kapaklı kavanozlarda muhafaza edin. Böylece havayla temas süresi dolduğunda ürün bitmiş olacak ve yeni kavanoza geçebileceksiniz. Dışarıda yemek yerken ise; nar ekşisinin yerine balzamik sirke ekşi tat için daha güvenli ve sağlıklı bir tercih olacaktır.” dedi.

Bir pakette 20 sigara olması tesadüf değil!

12 Kasım 2015 Perşembe

doktor
Tütünün sigara şeklinde içimi, nikotini beyindeki reseptörlere hızlı ulaştırıyor bu nedenle de sigara bağımlılığı kolay başlıyor. Uzmanlar, bağımlılığın tedavisinin başlamaya oranla daha zor olduğunu ifade ederken, bir pakette 20 sigara olmasının ise tesadüf olmadığını belirtiyor. Uzun sigara ile kısa sigara arasında keyiflendirici etki açısından da bir fark yok!

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Nöropsikiyatri Hastanesi’nden Psikiyatri Uzmanı Dr. Azer Bağırov, bilimsel verilere göre genel popülasyonun %20’sinin sigara içtiğini belirterek herhangi bir psikiyatrik hastalık tanısı alanlarda sigara kullanımı ve bağımlılığının genel topluma oranla yüksek olduğunu söyledi. Dr. Bağırov, şöyle konuştu:

Psikiyatrik tedavi görenlerde sigara kullanım oranı yüksek!

“Sigara kullanımı psikiyatrik hastalığı olan popülasyonda %40-50’lere ulaşıyor. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite, şizofreni ve bipolar bozukluk tanısı alan hastalarda ise sigara kullanımı %60-85 oranındadır. Herhangi bir psikiyatrik hastalık tanısı alanlarda sigara kullanımı ve bağımlılığının genel topluma göre belirgin yüksek olduğu aşikârdır. Ancak psikiyatri polikliniklerine başvuran hastalarda sigara kullanımı detaylı sorgulanıp kayıt altına alınmıyor. Sigara kullanıcılarının sadece %10’u sigarayı bırakmak için tedavi önerisi aldıklarını ifade etmektedir. Bu düşük oran genel tıp ve psikiyatri pratiğinde sigara kullanımının göreceli olarak ihmal edildiğine işaret ediyor.”

Nikotin beyin ödül merkezindeki reseptörlere doğrudan bağlanıyor

Tütünün sigara şeklinde içiminin nikotini beyindeki reseptörlere hızlı ulaştırdığını belirten Dr. Bağırov, “Ne yazık ki nikotini bu şekilde alma beyindeki ödül sistemi üzerindeki etkileri dolayısıyla nikotin bağımlılığı riskini arttırmaktadır. Nikotin beyin ödül sistemindeki nikotinik kolinerjik reseptörlere doğrudan bağlanarak keyif verici etkisini göstermektedir.” diye konuştu.

Sigara bağımlıları 45 dakikada bir sigara istiyor

Beyindeki nikotin reseptörlerinin nikotinle doyurulması halinde daha fazla nikotin alımının keyif verici etki yapmadığını belirten Dr. Azer Bağırov, bu nedenle bağımlıların genel olarak 45 dakika arayla sigara içtiğine dikkat çekti. Dr. Bağırov, şunları söyledi:

“Dinlenme halindeki nikotin reseptörleri nikotine aşırı duyarlıdır. Sigara dumanıyla alınan nikotin bu reseptörlere birleştikten sonra artık nikotine karşı duyarsız hale gelirler. Eğer ödül sistemindeki nikotin reseptörlerinin hepsi nikotinle doyurulmuşsa daha fazla nikotin alımı keyif verici etki yapmaz. Bir dal sigara içimi sırasında alınan nikotin ödül sistemindeki bütün nikotin reseptörlerini doldurmak için yeterlidir. Bu nedenle sigara dalı standart boydadır.

Bir pakette neden 20 sigara var?

Başka deyişle daha uzun sigara dalı daha fazla keyiflendirici etki gösteremiyor. Kişinin sigaradan tekrar haz alabilmesi için belirli bir zaman geçmesi gerekiyor. Merak edilen soru: Nikotin reseptörlerinin tekrar duyarlı hale gelmesi için ne kadar zaman geçmesi gerekiyor? Bu süre ortalama 45 dakikadır. Bakıldığında 1 paket/gün sigara kullanan kişi ortalama 16 saat uyanık kalıyorsa 45 dakikada bir sigara kullanırsa toplam 20 sigaraya ihtiyaç duyacaktır. Muhtemelen sigara paketlerinde 20 sigara olmasının nedeni de budur.

Bu şekilde sigara bağımlısı beynindeki nikotin reseptörlerini gün boyunca sürekli nikotine doymuş ve duyarsızlaşmış hale getirerek sigara isteği (aşerme) yaşamıyor. Ancak kronik sigara kullanımı devam ettikçe beyindeki nikotin reseptör sayısında artış oluyor ve sigara kullanıcısı aşerme yaşamamak için doz arttırma ihtiyacı duymaya başlıyor.”

1 ay sonunda bağımlılık başlıyor

Nikotin bağımlılığının tedavisinin kolay olmadığını belirten Dr. Azer Bağırov, “Nikotin bağımlılığının ilk sigarayla başladığı hayvanlar üzerinde yapılan deneylerle gösterilmiştir. 1 ay süreyle kronik kullanım olduktan sonra sigara içimi durdurulduğunda aşerme belirtileri başlar. Moleküler hafıza sayesinde bırakma sonrasında istek ömür boyu devam eder, ancak şiddeti giderek azalan eğilim gösterir. Toplum bazlı çalışmalarda sigara içicilerinin 2/3’nün sigarayı bırakmayı istedikleri, 1/3’nün bırakma girişiminde bulundukları ve sadece %2-3’nün başarılı olduğu gösterilmiştir.” dedi.

Tedavide de nikotin kullanılıyor

Nikotin bağımlılığının tedavisinde psikoterapi ve psikofarmakolojik yöntemlerin etkin olduğunu belirten Dr. Bağırov, tedavide nikotin kullanıldığını belirterek şunları söyledi:

“Nikotin bağımlılığının tedavisinde etkili olduğu gösterilen psikofarmakolojik ajanların başında nikotinin kendisi var, nikotin sakızı, nazal sprey ya da cilde yapıştırılan nikotin bantları mevcuttur. Nikotin reseptörleri üzerinden etki gösteren (parsiyel agonist) vareniklin etken maddeli psikofarmakolojik ajan nikotin bağımlılığında %30-40 oranlarında etkin olduğu gösterilmiştir. Nikotin bağımlılığının tedavisinde kullanılan ve kısmen etkili olduğu gösterilen diğer farmakolojik ajanlara bupropion, antidepresan ilaçlar ve bir opiat antagonisti olan naltrekson gösterilebilir. Nikotin bağımlılığının tedavisinde yeni yaklaşımlardan olan nikotin vaksinleri daha araştırma aşamasındadır.”

Sadece üşütmekle zatürre olunmaz

10 Kasım 2015 Salı

doktor
Yaz ya da kış, fark etmiyor akciğer iltihabı olarak tanımlanan zatürre her mevsim ortaya çıkabiliyor. Hem çocuklar hem de yetişkinler için ciddi bir hastalık olan zatürreden korunmak ve erken tanıyla tedavi olmak mümkün. Anadolu Sağlık Merkezi Göğüs Hastalıkları Uzmanları Doktor Hişam Alahdab ve Doktor Esra Sönmez, Dünya Zatürre Günü dolayısıyla hastalık hakkında önemli uyarılarda bulunuyor. Dr. Alahdab, “Yaz sıcaklarında bile zatürre görülebilir” derken Dr. Sönmez, dengeli ve düzenli beslenmenin, vitamin ve mineralleri düzenli almanın zatürrenin ortaya çıkmasında koruyucu bir etkiye sahip olduğunu söylüyor.

Akciğer enfeksiyonu olarak bilinen zatürreye, bakteri, virüs ve nadiren parazitler neden oluyor. Hastada solunum yetersizliğine de sebep olan zatürre için Anadolu Sağlık Merkezi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doktor Hişam Alahdab, “Halk arasında üşütmekle zatürre olunduğuna dair yaygın bir inanış var. Aslında üşütmek, bağışıklık sistemimizi kısa süreli de olsa zayıf düşürüp bizi enfeksiyonlara açık hale getirir. Ancak enfeksiyon etkenine maruz kalınmadan, sadece üşütmekle zatürre olunmaz” diyor. Anadolu Sağlık Merkezi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doktor Esra Sönmez ise, “Kalabalık yerler, kapalı alanlar, insanların toplu halde yaşadığı okullar, askeriye ve yurtlarda zatürrenin bulaşma riski artıyor” diyor. Anadolu Sağlık Merkezi Göğüs Hastalıkları Uzmanları, Dünya Zatürre Günü’nde zatürrenin ne gibi belirtilerle ortaya çıktığı ve nasıl tedavi edildiğine ilişkin açıklamalarda bulunuyor.

Tedaviye başlanmazsa; 48 saatte solunum yetmezliği görülebilir

Üşüme, titreme, ani yükselen ateş, öksürük, iltihaplı balgam ve nefes almakta zorlanma gibi belirtiler zatürrenin habercisi olabilir. Dr. Esra Sönmez, “Belirtiler başladıktan sonra hasta tedavisiz kalırsa zatürrenin hızlı seyrinde ilk 48-72 saatte solunum yetmezliği görülebilir. Zatürrenin diğer bir çeşidinde ise belirtiler daha silik başlar. Ateş, halsizlik ve baş ağrısının ardından kuru öksürük ve açık renkli balgam görülebilir. Hastalarda hırıltılı solunum, nefes darlığı da süreç içinde gelişebilir. Tüm bunlara halsizlik, kas ağrıları, şiddetli baş ağrısı, bulantı, kusma ve ishal de eşlik edebiliyor” diyor.

Belirtilen şikâyetlerle hekime başvuran hastaların muayenesinin ardından risk faktörlerine göre hastanede veya evde tedavisinin başlatıldığını dile getiren Dr. Hişam Alahdab, “Zatürrede uygun antibiyotiğe gecikmeden başlanması hayat kurtarıyor. Bunun yanı sıra tedavi; yatak istirahati, ateş düşürücüler, ağrı kesiciler, öksürük kesici ilaçlar ile destekleniyor” diyor. Dr. Alahdab, solunum yetmezliği gelişmiş hastalara da oksijen tedavisi uygulandığını belirtiyor.


Bu risk faktörlerine dikkat

  • İleri yaş
  • Kronik bir kalp ya da akciğer hastalığının varlığı
  • Madde bağımlılığı
  • Bilinç bozukluğu ve öksürük refleksinin bozulmasıyla seyreden bazı nörolojik hastalıklar
  • Yabancı cisim aspirasyonu
  • Zararlı gazlara maruz kalma


Kimler zatürre aşısı yaptırmalı?

  • İki yaşından küçük çocuklar
  • 65 yaş üstü yetişkinler
  • Kalp damar veya kronik akciğer hastalığı olanlar
  • Diyabetikler
  • Siroz hastaları
  • Dalağı işlev görmeyen veya alınmış hastalar
  • Kronik böbrek yetmezliği olanlar
  • Organ nakledilenler
  • Lenfoma / multipl miyelom hastaları
  • Kemoterapi ve / veya radyoterapi görenler
  • AIDS’li hastalar
  • Huzurevlerinde yaşayanlar hekim denetiminde zatürre aşısı yaptırmalıdır.

Ofiste Göz Sağlığını Korumanın 8 Yolu

6 Kasım 2015 Cuma

doktor
Bulanık görme, gözde yanma, kuruluk hissi, sulanma, kızarıklık, gözleri kısarak bakma, odaklama zorluğu, çift görme ve ışık hassasiyeti gibi şikayetlerle kendini gösteren göz yorgunluğu, ofis çalışanlarının en sık karşılaştığı sorunların başında gelmektedir. Memorial Ankara Hastanesi Göz Hastalıkları Bölümü’nden Op. Dr. Neslihan Astam, çalışırken göz sağlığını korumak için yapılması gerekenler hakkında bilgi verdi.

Ofis ortamında göz sağlığını etkileyen etkenler; ortam aydınlatması, havalandırma ve özellikle klima olarak sıralanabilir. En önemli etken ise uzun süreli ekran kullanımıdır. Bu durumdan gözün iki bölümü daha çok etkilenir. Bunlardan ilki göz yüzeyidir. Ekrana uzun süre bakıldığında göz yüzeyi (kornea) yeterince nemlenemez ve kuruluk, batma, kızarıklık gibi göz yüzeyi tahrişine bağlı sorunlara sebep olur. İkincisi ise göz kaslarıdır. Aynı mesafeden ekrana uzun süre bakılması hem göz uyum kasında hem de gözü hareket ettiren kaslarda spazma neden olarak bulanık görme, odaklanamama ve baş ağrısı gibi rahatsızlıkları ortaya çıkarır.

Bilgisayar kullanımının neden olduğu göz hastalıklarını engellemek için…

Düzenli göz muayenesi ve bilgisayar ekranlarının doğru kullanımına özen gösterilmesi halinde bilgisayarın neden olduğu göz problemleri engellenebilir. Göz muayenesi ve ekran kullanım kuralları ile ilgili dikkat edilmesi gerekenler şu şekilde sıralanabilir:

1) Göz muayenelerinizi ihmal etmeyin: Net görüşü engelleyen hipermetropi, miyopi, astigmatisma gibi kırma kusurları, göz hareketlerini etkileyen şaşılık ya da kayma gibi kas fonksiyonları ile diğer göz hastalıklarının olup olmadığının tespiti amaçlı muayenenin yılda bir kez tekrarlanması önemlidir.

2) Doğru gözlük seçimi önemli: Gözlük kullanılıyorsa, numarası kullanılan ekran mesafesine göre belirlenmeli ya da çok odaklı gözlüklerle uygun numarada bakış sağlanmalıdır. Ayrıca kullanılacak gözlüklerin özel olarak seçilmesi yansımaları azaltarak kamaşma şikayetinin azalmasını sağlayabilir.

3) Kontakt lens kullanımına dikkat: Çalışırken odaklanarak dikkatli bakmak, göz kırpma sayısının azalmasına ve göz yüzeyinin kurumasına sebep olur. Bunun göz yüzeyinde kontakt lens varken yapılması kuruluk ve batma problemlerinin daha da artmasına sebep olur. Ekrana bakarak çalışırken kontakt lens yerine gözlük tercih edilmesi ise bu sorunların azalmasını sağlayacaktır.

4) Gözyaşı fonksiyonlarınızı ölçtürün: Gözyaşı fonksiyonları çeşitli testlerle değerlendirilerek, ekran kullanımı sırasında suni gözyaşı içeren göz damlaları kullanılması kuruluğa bağlı şikayetlerin ortadan kalkmasını sağlayabilir.

5) Ekran mesafesini koruyun: Ofiste kullanılan bilgisayar ekranı uzaklığı ortalama 50-60 cm ve yüksekliği göz seviyesinde olmalıdır.

6) Ortam aydınlatması doğru yapılmalı: Ekran ışık düzeyinden yüksek aşırı parlak aydınlatma kullanılmamalıdır. Ekranda dış ortam yansımalarının olması engellenmelidir.

7) Bilgisayar başındayken yarım saatte bir mola verin: Yaklaşık 20-30 dakikada bir verilecek molalarla, bakış mesafesi değiştirilip 20 saniye kadar uzağa bakılarak göz kaslarında spazm gelişmesi ve buna bağlı göz ve baş ağrılarının ortaya çıkması engellenebilir.

8) Gözünüzü bilinçli olarak kırpın: Ekrana bakarken gözler sık sık göz kırpılarak, göz yüzeyinin nemlenmesi sağlanarak kuruluk ya da aşırı sulanma azaltılabilir. Ayrıca ortamda bulunan klimaların akımlarının göze doğru olmasının engellenmesi kuruluk sorununu engelleyecektir.

Çocuğunuzun Çantası Üç Kiloyu Geçmesin

5 Kasım 2015 Perşembe

okul çocuk
Bel, boyun ve sırt ağrıları sadece yetişkinlerin değil, çocukların da sorunu. Okula gidip gelirken taşınan ağır çantaların çocuklarda bel, boyun ve sırt rahatsızlıkları riskini artırdığını söyleyen Liv Hospital Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Çağatay Öztürk “Özellikle üç kiloyu aşan okul çantaları, çocukların omurga sağlığı için risk oluşturuyor. Bu konuda dikkatsiz davranışlar çocukluk çağında bel fıtığına ve omurgada geri dönüşü olmayan zararlara neden olabiliyor” diyor.

Anne babaya büyük görev düşüyor

Okul çantalarının ağırlığı, çocukların omurga sağlığına direkt etki ediyor. Özellikle üç kilodan ağır okul çantası, gelişmekte olan çocukların kemik yapısını bozabiliyor. Çocukların omurga sağlığını düşünmek ve gerekli önlemleri almak görevi uzun dönemde velilere düşüyor. Okul çantalarının ağırlığı, yanlış çanta seçimi, okul sıralarındaki yanlış duruş ve oturma pozisyonları gelişme çağındaki öğrencilerin omurga sağlığını olumsuz etkiliyor. Anne-babaların çocukların boy ve ağırlığına uygun çantaları tercih etmesi gerekiyor.

Ağır çanta bel ağrısı yapıyor

Omurga sağlığı, beden dengesi için çok önemli. Ağır sırt çantaları okul çağındaki çocukların gelişmekte olan eklemlerinde ve kaslarında zorlanmalara sebep oluyor. Yanlış duruş ve kendi ağırlığının taşıyamayacağı yükler, çocuklarda kas gerginliği, sırt ağrısı, bozuk yürüyüş, skolyoz, kamburluk, bel ağrısı gibi olumsuzluklara neden olabiliyor. Bel ağrısı şikayeti ise okul çağındaki çocukların yüzde 70’inde görülüyor. Ayrıca genç yaşta bel ağrısı çekenlerin, ileriki yaşlarda da bel ağrısına bağlı sağlık sorunları yaşama riski artıyor. İşte bu nedenle okul çağındaki çocuklara, bel ağrılarından korunmaları için gerekli tavsiyelerin verilmesi, sırt çantalarının doğru seçimi ve taşıyabilecekleri yük miktarının, vücut ağırlıklarının yaklaşık yüzde 10 ile 20’si kadar olması gerekiyor. Bu konuda dikkatsiz davranışlar çocukluk çağında bel fıtığına ve omurgada geri dönüşü olmayan zararlara neden olabilmekte.

Vajinismus Sizi Yenmeden EMDR Terapisi İle Tanışın

3 Kasım 2015 Salı

doktor
Vajinismus cinsel ilişkiye girme sırasında yoğun yaşanan kaygı, endişe ile vajenin dış 1/3 luk kontrol edilebilen kasının istemsiz olarak kasılıp cinsel ilişkiye engel olunma durumudur.

Vajinismus psikolojik kökenli bir cinsel işlev bozukluğu olup tıbbi bir sorun değildir. Sadece genital kas değil onu çevreleyen kaslar, bacak kasları hatta tüm beden gergin bir hal alır. Bu sırada yaşanan korku kaygı bedensel olarak da bazı duyumlara sebep olur. Panik atağı andıran bu bedensel tepkiler; çarpıntı, titreme, nefes darlığı, nefes açlığı, boğuluyor hissi, ağrı, uyuşma, baş dönmesi gibi durumlardır.

Vajinismus’un nasıl gelişmiş olacağı ile ilgili çok farklı sebepler olabilir. Kadının toplumdaki yeri, dini öğretilerin korkutularak yanlış yorumlanması ile ilgili bilgiler, cinselliğin ayıplanması, konuşulmaması gerektiği,  yanlış olumsuz inançlar, mitler, fiziksel ya da psikolojik travma, cinsel istismar alta yatan önemli sebeplerdir.

Travmatik olarak etkilenen kişinin olumsuz anıları zihinsel olarak güvende hissetmeme, kontrolü yitirme kaygısı, zarar göreceği hissi, aşağılanacağı, hor görüleceği, dışlanacağı, itaat ve biat etmesi gerektiği öğretisi ile bedensel kendini kapatma halini alır.

Kız çocuklarının daha oyun zamanlarında bile aman bisiklete binme, hoplama, zıplama bacağını açma, tuvalette ıkınma, kukuna dokunma, elleme, bakma gibi yasaklarla, kızlık zarına zarar gelir inancıyla bilmedikleri korku seline kaptırılırlar. Koruma altına alma ve saklama sorumluluğu daha küçük yaşlarda hem toplum hem ebeveynleri tarafından gizli ya da açık şekilde verilen kız çocukları bu durumla büyümeyi öylesine kanıksarlar ki artık ondan bunu sunması istendiğinde sudan çıkmış balık gibidirler. Evlilik arifesine kadar “aman ha amanlar!” bir anda “hadi kızım sen ne yapacağını bilirsin, bize söylemek ayıp düşer” söylemiyle tek cümlede kapanır. Şimdi bu genç kız toplumun ve ailesinin kendisi üzerinden bugüne kadar ki yasaklar ve ayıpları hangi kandırmacayla bedenine ve zihnine kabul ettirsin… büyük bir soru işareti??? Dokunma, hoplama, zıplama, zarar görür, kanar denen hazine odasının asfalt delen aletle (benzetmeyi bir danışanım yapmıştı) açılması bekleniyor.

Bir vaka örneği ile devam edelim…
Danışan: 30 yaşında, üniversite mezunu üç aylık evli bir kadınım. Eşimle cinsel ilişkiye giremediğim için destek almak için buradayız. Eşimle ortak arkadaşlarımız yoluyla çıkmaya başladık ve yedi ay sonra nişanlandık. Birbirimiz çok seviyoruz daha önce erkek arkadaşım olmuştu fakat hiç yakınlaşmamız olmamıştı. Çünkü ona yeterince güvenmiyordum ve çok da tutkulu değildim. Fakat eşime karşı arzum ve tutkum var. Çok sevecen ve koruyucu olduğu için ona çok güveniyordum. Nişanlılık dönemimizde öpüşmelerimiz çok oldu, birkaç kez de kıyafetlerimiz üzerimizdeyken sürtünme yoluyla orgazm oldum. O zamanlar eşim de evlilik öncesi cinsel birleşme istemediği için çok rahattım. Ama evlenme zamanına doğru acaba nasıl olacak, çok canım yanacak mı, çok kanayacak mı, çok uzun süre ağrım olacak mı diye endişelerim günden güne artıyordu.

Benden yaklaşık iki ay önce evlenen ablamın da kaygılı olduğunu biliyordum. İlk gecesi geçeli iki gün olduktan sonra balayı öncesi bize geldiler ve ablamın rengi çok soluktu, canı yanıyor gibi ve çok halsizdi. Mutfaktayken nasıl geçti, anlatsana merak ediyorum dediğimde ağlamaya başladı. Eniştemin ön sevişme yapmadan ilişkiye girmeye çalıştığını, ıslanmadığı için girmekte çok zorlandığını, ağrıdan ağzına yastığı koyarak dişlerini sıktığını, bir an önce bitsin diye dua ettiğini ve sonrasında o kadar yoğun bir kanama oldu ki kanama durmayınca acile gittiklerini ve kızlık zarının zor yırtıldığı için olabileceğini söylediklerini anlattı. Üstüne otururken çok canının yandığını ve hatta balayı sonrasında ağrıdan arabada sürekli pozisyon değiştirdiğinden bahsetti. Bu benim kafamda o kadar yer etti ki “ilk geceden sonra bende mi öyle olacağım” diye ağlamaya başlamıştım.

İlk gecemizde eşimle ön sevişmemiz gayet iyiydi heyecanlandım ve ıslandım. Cinsel birleşme anında ise eşimin üstümde ağırlığını hissettiğimde cinsel ilişkiye gireceğim kaygısı ile çarpıntım başladı. Tüm vücudum titremeye başladı ve terden sırılsıklam oldum. Nefes alış verişim sıklaşınca eşim de panikledi ve iyi misin diye sordu. İyiyim devam edelim dedim ama eşimin bacaklarımı açmaya çalışması sırasında bütün gücümle farkına varmadan onu ittirmeye başladım. Bu birkaç kez olunca eşim de bıraktı. Üzerine hiç konuşmadık ama birkaç gece daha denemelerde aynı olunca ağlama krizlerim başladı. Eşimi tatmin edemediğimi ve ona kadınlık yapamadığımı, çocuğumuz olamayacağını düşünmeye başladım.

Bu danışanın cinsel ilişki için duyduğu kaygı düzeyi güvende hissetmeme, kontrolü yitirme, zarar göreceği, başarısız olacağı, yetersiz hissettiği, dışlanacağı, beğenilmeyeceği, kabul görülmeyeceği ve en sonunda çaresiz hissedeceği olumsuz inançların esiri olacaktır. Bu kadar olumsuz inançlar elbette ki bilgi kirliliği, yanlış öğreti, dini ve ahlaki çatışmalar, aile ve toplumun değer yargıları ile olumsuz anıların oluşmasıyla bu güne kadar geldi. Sizin de okuduğunuz gibi son noktası ablanın anlattıkları oldu. Bu inançların kırılması ilk gecede o kadar da kolay olmayacaktı ve ilk gecenin kendisi travma halini aldı. Bundan sonrası eşler arası çatışma, aile bireylerinin olaya müdahil olması ile iyice işin içinden çıkılmaz hal alıp ikincil travmaları yani değersizlik, sevilmeme gibi olumsuz temel inançları beraberinde getirebilir.

Şimdi bu travma anı ağının olumsuz yaşantılarının şoklanmış ama terbiye edilmeden buzluğa atılmış yiyecek gibi her ısıtıldığında bakteri saçan bir enfeksiyona, irine dönüşmesi beklenen sondur.

Bu cerahatın bir taraftan boşaltılması yani bedenden, zihinden uzaklaştırılması için anı ağının tamamen duyarsızlaştırılıp, enfeksiyondan arınması gerekir. Yani cinsellik gibi hassas ve önemli bir ilişkinin güzelliği ile yaşanması yerine birlikteliği, evlilik kurumunu tehdit etmesi çiftlere haksızlık olur.

EMDR Terapisi ile yani çift yönlü uyaran verilerek odaklanan olumsuz anı ağının ilk, en kötü ve en son yaşanılan olumsuz anılardan yola çıkılarak serbest çağrışıma maruz bırakılıp işlenmemiş, şoklanmış, parçalı bilginin yeniden işlenerek kaygı düzeyini düşürüp, tetikleyicilerle baş edilebilir hale gelmesi sağlanır.

Vajinismus’ta çiftlerin anlayabileceği düzeyde kadın ve erkek genital anatomisi ve fizyolojisi anlatıldıktan sonra akılda kalan olumsuz yanlış bilgiler değerlendirilip, bilimsel gerçeklerle çürütülür. Daha sonra da kaygıya sebep olan olumsuz anı ağı için EMDR tekniği kullanılır.

EMDR; Göz hareketleri ile duyarsızlaştırma, yeniden işleme tekniği olarak psikoterapinin bir parçasıdır. Olumsuz yaşantıların, beynin işlenmemiş bilgi ağından, işlenme sürecini tekrar hareketlendirerek yeniden işleyip olumlu düşüncelerle yer değiştirmesi ve olumsuz yaşantıların bugün ve yarın kişiyi rahatsız etmeden çözümlenmesidir. Kısaca olumsuz yaşantılarımızın duygu, düşünce, bedensel duyum ve davranışlarımızda düzelmesidir.

EMDR ile kaygı düzeyi düşürülürken, çiftlere bedenlerini tanımaları ve yakınlaşmaları ile ilgili önerilerin değerlendirileceği ödevler verilir. Çiftler arası çatışma varsa öncelikle bunun değerlendirilip cinsel terapinin koşullarının sağlanması çalışılır.

Unutmayalım ki anılarımız ya bizimle birlikte büyüyen, olgunlaşan, ışık tutan olacak ya da işlenmeyip hep inmatür (olgunlaşmamış), tekrarlayan, karanlık, engelleyici anlar olarak kalacaktır.

Psikiyatrist Uzm. Dr. Zengibar Özarslan

www.adeldanismanlik.com

Diş hekimi fobisi diye bir şey yok!

diş doktoru korkusu
Çocuk, genç veya yaşlı… Herkes hayatının en az bir döneminde diş hekimine gitmek durumunda kalıyor. Diş hekimi korkusu nedeniyle tedaviyi ertelemek ise işleri daha da içinden çıkılmaz bir duruma sürüklüyor. Ağrı ve iltihap artıyor, tedavi süresi uzuyor…

Diş Hekimi Pertev Kökdemir, aslında diş hekimi fobisi diye bir durumun olmadığını iddia ediyor. Yapılacak tedavi ile ilgili bilgi sahibi olmamak, yanlış inanışlar, kulaktan dolma bilgilerin buna sebep olduğunu özellikle belirtiyor. ‘Diş hekimi korkusunun ‘beyaz önlük tansiyonu’ndan hiçbir farkı yok! Nasıl bir hastaneye gittiğinizde, doktorları gördüğünüzde kalp atışlarınız hızlanırsa; diş hekimine geldiğinizde de en fazla bunu yaşarsınız, fazlası yoktur, diş hekimlerinin adı çıkmış bir kere’ diyor.

Diş hekimi Pertev Kökdemir, ‘Diş hekimi fobisi diye bir şey yok. Herkes hastaneye giderken endişe, tereddüt ve korku içerisinde gider. Özellikle de ağrı çekiyorsa, nasıl bir tedavi yapılacağını tam olarak bilmiyorsa hekimden ve tedaviden korkar. Bu sadece diş hekimlerine özgü bir durum değil. Bizim adımız çıkmış bir kere’ diyor.

SİZ KORKARSANIZ, ÇOCUĞUNUZ DA KORKAR!

Pertev Kökdemir aileleri de uyarıyor: ‘Eğer siz diş hekiminden korkuyorsanız ve bunu hissettirirseniz; çocuğunuz da korkar. Erken yaşta diş hekimine güle oynaya gelen, diş hekiminden korkulmaması gerektiği öğretilen çocuklar, yetişkinliklerinde de sıkıntı yaşamazlar’ diyor.

STRESİNİ KONTROL EDEMEYENLERE SEDASYON ÖNERİLİYOR

Diş Hekimi Pertev Kökdemir, diş tedavisinde kullanılan cihazların çıkardığı seslerin, ağıza iğne yapılmasının ve ağzın sürekli açık olmasının getirdiği rahatsızlığın hastaları strese soktuğunu belirtiyor. Ancak bu stres seviyesini kontrol edemeyen hastalara da sedasyon yöntemi uyguladıklarını sözlerine ekliyor.

SEDASYON NEDİR?

Sedasyon genel anesteziye bir alternatif olarak klinik veya hastane koşullarında uygulanır. Sedasyonda olan hastanın bilincinde hafif bir azalma olur ve ‘Ağzını aç-kapat’ gibi basit komutları yerine getirir ve böylece tedavisi çok daha kolay bir şekilde yapılabilir. Açılan damar yolundan ilaç verilir. Hasta yarı uyur vaziyettedir, bilinci açıktır ancak tedavi ile ilgili detayların farkında değildir ve uyandığında hiçbir şey hatırlamaz.

KİMLERE UYGULANIR?

Sedasyon yöntemi özellikle lokal anestezinin yeterli olmadığı hastalarda (diş implantı operasyonları, işlemin uzun süreceği seanslarda, çene kırığı tedavisi, çenede kist, gömülü yirmi yaş dişi, bulantı refleksi fazla olan bireyler gibi), stresini kontrol altına alamayan fazla endişeli kişilerde, zihinsel engelli hastalarda, hipertansiyon veya diyabet gibi eşlik eden hastalıklar nedeniyle yaşlılarda tercih edilir. Yüksek stres ve gerginliğe bağlı olarak kalp atım hızının artması ya da azalması ile terleme, kusma, düşük tansiyon gibi belirtiler ortaya çıkabilir. Bu da tedaviyi aksatır ya da hastanın tedaviye devamında sorun çıkarır. Ayrıca çocukların diş hekimine gelirken duydukları stres ve uygunsuz şartlarda yapılan müdahaleler yaşamları boyunca onları etkiler. Bu şekilde yapılan diş tedavileri onların ömür boyu doktor ve tedaviden kaçmalarına neden olur. Bu durumda çocukları zorla koltuğa oturtmak yerine güvenli koşullarda sedasyon desteği alarak bu sorun çözülebilir.

Kalp-karaciğer-böbrek rahatsızlıklarında, depresyon, epilepsi veya astım gibi kronik bazı hastalıkları olanlarda doz ayarlaması önemlidir. Hastanın kendi doktorunun onayı alındıktan ve hastanın kendi ilaç dozlarının ayarlanmasından sonra sedasyon uygulaması yapılması gereklidir.

Diş Eti ve Burun Kanaması Lösemi Belirtisi Olabilir

2 Kasım 2015 Pazartesi

lösemi haftası
2-8 Kasım Lösemili Çocuklar Haftası. 25 bin çocukta bir görülen lösemi, kan hücre çekirdeğinde bir nedenle gelişen genetik kusurların yol açtığı, hücre ölümsüzleşmesi ve çoğalmasıyla ortaya çıkan bir hastalıktır. 
 
Ancak lösemi, günümüzde artık korkulacak bir hastalık değil. Erken teşhis ve tedavi ile lösemiden bütünüyle kurtulmak mümkün. Liv Hospital Çocuk Hematoloji-Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Hilmi Apak, ebeveynleri çocuklarında aniden ortaya çıkan ve bir süredir devam eden belirtiler ve 10 günden uzun süren ateş konusunda uyarıyor. Prof. Dr. Hilmi Apak “Halsizlik, yorgunluk, kansızlık, diş eti ve burun kanaması, deride çarpma olmadan ortaya çıkan nedensiz çürükler, aşırı adet kanaması ve inatçı ateşi dikkate alın. Bu belirtiler lösemi işareti olabilir” diyor.

Vücut kendini savunamıyor

Lösemi hastalığı, daha çok bir enfeksiyon sonucunda, bağışıklık sistemi hastalığı olarak ortaya çıkar. Lökositlerin kontrolsüz çoğalması sonucu vücut kendini savunamayacak hale gelir, alyuvar ve trombosit gibi diğer kan hücrelerinin görevini aksatmasına yol açar. Hasta lösemi olduğunda kemik iliğinde alyuvar üretimi azalarak kansızlığa neden olur. Kemik iliği üretimi hastalığa bağlı olarak, düştüğünde trombositler azalır. Vücudumuzu kanamaya karşı koruyan pul şeklindeki hücreler olan trombositler azaldığında ise kolay kanama ve vücutta morarma gibi belirtiler ve ateş belirtileri de ortaya çıkabilir.

Belirtilere dikkat

Lösemi belirtilerine benzer şikayetler her yaşta çocukta kolayca görülebileceği için ailelerin panik olmak yerine belirtileri dikkatlice gözlemlemeleri gerekir. Her çocuğun burnu kanayabilir ya da bacaklarında morluklar oluşabilir. Dikkat edilmesi gereken ise şikayetlerin ne kadar uzun süre devam ettiği olmalıdır. Örneğin, çocuğun burnu nezle olduğunda birkaç gün ve arada sırada kanayabilir. Ancak kanama daha uzun devam ediyorsa doktora gitmek gerekir. Bunun dışında 10 günden fazla süren ve düşürülemeyen ateş, vücut morluklarında artış ve morlukların bir türlü geçmemesi gibi durumlarda da çocukların doktor kontrolünden geçmeleri gerekir. Anormal bir durum saptanırsa; karaciğer büyüklüğü, koltuk altı, boyun ve kasıklarda beze oluştuysa, lenf bezlerinde büyüme oluyorsa ve kan sayımlarında şüpheli bir durum oluyorsa hastalar, hematoloji bölümüne başvurmalıdır.

Teşhis ve tedavi

Lösemiden şüpheleniliyorsa öncelikle bir kan sayımı ve mutlaka mikroskop incelemesi yapılır. Şüpheli bir durum varsa o zaman kemik iliği alınarak inceleme yapılır. Patoloji laboratuvarında yapılan incelemeye göre eğer lösemiyse rastlandıysa, bunun hangi tip olduğunu anlamak için kemik iliği birkaç testten daha geçirilir. Kortizon ilaçları tedavinin en önemli kısmını oluşturuyor. Eğer bir akut lösemi kortizon tedavisine iyi cevap veriyorsa, diğer kemoterapi ilaçlarına cevap verme olasılığı da artıyor. Lösemi hastalığında, hastaların bağışıklık sistemi düşük olduğu ve kan verme ihtiyacı olduğu için, sürekli göz önünde ve doktor kontrolünde olmaları gerekir. Ayakta tedavi ile birlikte tedavi toplam iki yıl sürebilir. Hasta iki yıl boyunca hastalığın nüksüne karşın yakın takip altında tutulur. Tekrarlama durumu olduğu zaman hastalara daha yoğun bir kemoterapi uygulanarak, eğer gerekirse kemik iliği nakli yapılır.

Kemik iliği nakli ilk tercih değil

Kemik iliği nakli lösemide ilk tercih olmuyor. Kemik iliği nakli hastadaki hücre tipine, tedaviye verdiği cevaba ve hastalığın tekrar ihtimaline göre tercih ediliyor. Başlangıçta kemoterapi, kemik iliği naklinden daha etkili bir yöntem. Ancak kemoterapi daha sonra etkisiz kalırsa, o zaman kemik iliği nakline doğru yol alınıyor. Kemik iliği naklinde, hastanın kemik iliğini sıfırlayacak kadar yüksek dozda kemoterapi veriliyor. Daha sonra, önceden bulunan uygun vericiden alınan sağlam kemik iliği, hastaya uygun şartlarda veriliyor. Genellikle akrabalardan alınan kemik iliğiyle yapılan nakiller yüz güldürücü sonuç verse de, akraba dışı uygun kemik iliği nakliyle de başarılı sonuçlar elde edilebiliyor.

Laser İle Prostatın Tekrarı Yok

1 Kasım 2015 Pazar

laser
İyi huylu prostat hastalığı erkekler arasında en sık görülen problemlerden birisidir. Prostat 50 yaş üzeri erkeklerde görülmekle birlikte genetik özelliklere bağlı olarak daha genç yaşlarda da görülebilir. Prostat sorunu idrar yapmada ve idrara başlamada zorluk, geceleri sık tuvalete çıkma, uzun süre tuvalette bulunma ve idrarı tamamen boşaltamama gibi şikayetlerle kendini gösterir. Liv Hospital Ankara Üroloji Konsültan Hekimi Doç. Dr. Lütfi Tunç iyi huylu prostat cerrahisinde dünyada en çok kullanılan yöntemin kazıma yöntemi (TUR- P) olduğunu vurguluyor. Fakat bu yöntemle prostatın kapsül içerisindeki kısmı tamamen çıkarılamaz. Bu da hastalığın tekrarlamasına sebep olur. Doç. Dr. Lütfi Tunç “Holmiyum Lazerle prostatın(HoLEP) kapsül içerisinden tamamen çıkartılması ve bu esnada çok az enerji kullanılıyor olması ameliyat sonrasında hastalarda daha konforlu bir iyileşme dönemi sunar. Aynı zamanda prostatın tekrar etme ihtimalide ortadan kalkar. Lazer yöntemi ile kişi tamamen sağlıklı yaşamına geri döner’’ diyor.

Kısa sürede iyileşme sağlanıyor

Daha önce ülkemizde de kullanılan, buharlaşma ile yapılan lazer yönteminden (Greenlight) farklı olarak bu yöntemde doku tamamen çıkarıldığı için patolojik inceleme yapılabilmekte ve kanser olup olmadığı anlaşılabilmektedir. Lazerle prostat çıkarılması yönteminin avantajı prostat dokusu tamamen çıkartıldığı için prostatın tekrar riski olmuyor. Bu tedavide, prostat dokusuyla kapsül arasına giriliyor, kanama ihtimali olan damarlar kontrol altına alınıyor ve doku tamamen serbestlendikten sonra idrar torbasının içine atılıyor. Bu yöntem son 1-2 yıldaki lazer teknolojisi ve cerrahi tekniklerdeki gelişmelerle çok iyi sonuçlar vermeye başladı. Hastalar çok kısa sürede iyileşiyor. Ameliyat sırasında kullanılan sıvılar vücutla uyumlu sıvılar olduğundan metabolik komplikasyonlar görülmüyor. Operasyon süresinin de kısa olması ameliyat komplikasyonlarının daha az görülmesini sağlıyor.

İyi huylu prostata uygulanıyor

Ameliyat, iyi huylu prostat büyümesi olan ve medikal tedaviden fayda görmeyen ya da gördüğü fayda zamanla azalan hastalarda uygulanıyor ve operasyon prostat kanseri şüphesi olanlara yapılmıyor. Ayrıca prostat kazıma (TURP) ve lazerle buharlaştırma (greenlight) yönteminin aksine büyük prostatlarda da güvenle uygulanmaktadır. Sonuç olarak prostat bezinin çok büyük olması bu ameliyata engel değildir. Çok küçük prostatlar haricinde her büyüklükte yapılabilir.

İdrar kaçırmaya son

- Operasyondan sonra idrar yaparken ağrı ve yanma yok oluyor.
- Günlük aktivitelere dönüş diğer operasyonlara göre çok daha erken oluyor.
- Büyük prostat boyutunda da uygulanabiliyor.
- Ereksiyon sorunu görülmüyor.
- Kullanılan lazer uçlarına vuruş sınırlaması olmadığı için ameliyat sırasında ek malzemeye gerek kalmıyor.
- Adenomun (prostat dokusu) tamamen alınması sayesinde hastalığın tekrarlama ihtimali düşük oluyor.

Kış aylarında hastalıktan korunmak için

antioksidan
İçeriğindeki yararlı birçok biyoaktif bileşen sayesinde ‘en güçlü’ antioksidanlar arasında sayılan nar veya üzüm suyunu sofranızdan eksik etmeyin. Uzmanlar, havaların soğumasıyla gribal hastalıklarda artış olduğunu belirtirken, hastalıktan korunmak için nar veya üzüm suyu içilmesini öneriyor.

Kış ayları boyunca hastalıklardan korunmak ve sağlıklı bir hayat sürmek için güçlü bir bağışıklık sistemine sahip olmak gerektiğine dikkat çeken uzmanlar, nar ve üzüm suyunu kış günlerinde küçük büyük herkesin tüketmesi gerektiğini söylüyor. İçeriğinde yer alan birçok yararlı biyoaktif bileşen sayesinde kırmızı meyvelerin çok güçlü antioksidan özelliği olduğunu belirten uzmanlar, nar ve üzüm suyunun mutlaka tüketilmesi gerektiğini vurguluyor.

Yapılan çalışmalarla narın mucizevî bir meyve olduğunu belirten Nuh Naci Yazgan Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Neriman İnanç, 100 ml., yarım bardak nar suyunun yetişkin bir insanın günlük C vitamini gereksiniminin yüzde 16’sını karşıladığını söyledi. Nar suyunda yoğun olarak B vitamini ve potasyum olduğuna da işaret eden İnanç, “Nar suyu özellikle içerdiği antioksidanlar sayesinde bağışıklık sistemini güçlendiriyor. ” dedi.

Üzüm suyunun ise A, B ve C vitaminleri, potasyum ve demir açısından oldukça zengin olduğunu belirten İnanç, “Halk arasında bitkisel süt olarak da bilinen üzüm suyunun faydaları saymakla bitmiyor. Kanda oksijen taşıyan hemoglobin hücrelerinin oluşumunda gerekli olan demir ve potasyum açısından zengin olan üzüm suyu, toksit maddelerin atılmasına yardımcı olur. Ayrıca bu özellikleri vücudu enfeksiyonlara karşı korur ve bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlar” dedi.

Hastalıkları önleme konusunda bağışıklık sisteminin vücudun en önemli sistemi olduğunu ifade eden İnanç, kış aylarında günde bir bardak nar ya da üzüm suyu içmenin bağışıklı sisteminin kuvvetlenmesinde faydalı olacağını bildirdi.

Bel fıtığı nedir? Bel fıtığının belirtileri nelerdir?

29 Ekim 2015 Perşembe

bel
Bel ağrısının hekime başvuru sebepleri arasında ikinci sırada olduğunu, dolayısıyla ciddi bir toplum sağlığı konusu olduğunu vurgulayan DOÇ. DR. MEHMET AYDOĞAN, bel ağrısının sebepleri arasında çok büyük bir yer tutan bel fıtığının altını çiziyor. Bel fıtığı tabi şekille göstermek gerekirse disklerin, kemik disk, kemik disk, kemik diye omurgada dizildiğini anlatan Aydoğan, her iki omurun arasında bulunduğunu belirtiyor.

Tüm omur boyunca diskler bulunuyor fakat en hareketli bölüm bel bölümü olması dolayısıyla beldeki elastikiyetimizi sağlayan yapılar esasen disklerdir. Şok absorbsiyonu dediğimiz bir yerden zıpladığımızda oluşan enerjiyi absorbe ediyor, kemiklerimizin kırılmasını engelliyor aslında bizim için günlük hayatımızda çok yardımcı yapılar bu diskler. Her kemiğin arasında bir tane var demiştik. Sağlıklı olduğu dönemde bu kadar işimize yarayan bir yapı olmasına rağmen disklerimiz arkaya doğru fıtıklaştığında kapsülünü yırtıp arkaya doğru belimizin ve bacağımızdan ağrı hissettiğimiz ve bacağımıza giden sinirlere baskıyı yaparak şiddetli bel ve bacak ağrılarına sebep oluyor ne yazık ki.

Bel fıtığı olduğunda, tabi ki sinir baskısı olduğundan majör belirtilerini veriyor ve siniri baskıdan kurtarmak üzere vücut eğri şekil alıyor. Hastalar bize bir tarafı eğilmiş şekilde geliyor. Fıtık çıkan siniri baskıdan kurtarmak üzere refleks bir mekanizma, sanki skolyoz varmış gibi eğri duruyorlar. Hareketleri çok sınırlanıyor. Çünkü hareket etikçe bel fıtığı siniri üzerindeki baskıyı biraz daha artırıyor.

İki şekilde görülebiliyor:

Genellikle en sık görülen, bel ve bacak ağrısının birlikte olması. Diğeri ise, belde ağrı olmadan sadece bacakta ağrı olması.

Sadece bacakta ağrı ile bel fıtığı oluyor mu dediğimizde nadiren oluyor. Sadece bacağa giden sinire bası yaptığında bacakta hissettiğimiz ağrı. Tabi ki sinirlerimiz bir elektrik kablosu gibi çalışıyor. Hani düğmeye bastığınızda lamba yanıyor, düğmeye bastığınızda lamba sönüyor. Tam böyle açıklanıyor kısacası. Elektrik kablosunun merkezinde bir problem olduğunda bütün ağrıyı bacağımızda hissedebiliriz.

Bel fıtığı tedavi edildikten sonra tekrar eder mi?

Fıtığın oluş mekanizmasında, zaten kapsülünü yıkıp, yırtıp dışarıya çıkması vardı. Biz ameliyatta hangi yöntemle yapmış olursak olalım, ister mikroskobik ister endoskopik yaptığımızda fıtığın kendisini alıp çıkıyoruz ve fıtıklaşma ihtimali olan disk parçalarını alıyoruz. Fakat o yırttığı tamir etmiyoruz. Ameliyat sonrası dönemlerde tekrarlamaların yüksekliğinin sebebi o yırtığı tamir edemememiz. O yırtığın doğal süreçte iyileşmesini bekliyoruz ki bu da yaklaşık 2 ile 3 haftalık bir süre alıyor. Bu 2-3 haftalık sürede ben hastalarımdan anormal hareketler yapmamalarını istiyorum.

Bu en kritik tekli fıtığın, en kritik süreci burası…

İki üç haftalık süreçte; öne eğilmemek, yana eğilmemek, burulmamak, omurgalarını böyle burmamaları benim için en önemli nokta. Bunları yapmadıkları takdirde zaten tekrar olasılığı hemen hemen hiç olmuyor. Ameliyattan sonra iki, üç haftalık dönemi başarıyla geçirdikten sonra hastalarımızı ciddi bir egzersiz programına alıyoruz ki bizim için zaten hasarlı bir bel, ameliyatlı bir bel artık onların o belin omurgaların ve disklerin etrafında kuvvetli kaslar olmalı ki hayat boyu sorun yaşamadan geçirilsin. Öğretilen yasak hareketlere dikkat etmek ve yüzme, mekik, ters mekik gibi egzersizlerle bel etrafındaki kasları kuvvetli tutmak hastalarımızı uzun bir süre sağlıklı bir mutlu yaşamaları için imkan verecektir.

Bel fıtığında en başarılı yöntem nedir?

Bel fıtığının tedavi alternatifleri, başta da belirttiğimiz gibi öncelikle konservatif tedavi yani ilaç tedavisi, fizik tedavisi gibi tedavi şekilleridir. Bunlarla ağrıya hakim olamıyorsak geçmiyorsa o zaman ameliyattan önce yapabileceğimiz birkaç şey daha var. Bunlardan en önemlisi de bele yapılan enjeksiyonlar. Bir iğne yardımıyla böyle skopi cihazıyla, röntgen cihazında tam fıtığın olduğu yere yaklaşarak iğne yardımıyla girip oraya yapılan kortizon enjeksiyonlarını ve lokal enjeksiyonlarını içeriyor. Doç. Dr. Mehmet Aydoğan, hastaların birçoğunun bundan da fayda gördüğünü belirtiyor. Eğer bundan da fayda görmediyse ağrı nedeniyle cerrahi tedavi gündeme geliyor. Cerrahi tedavi opsiyonları olarak günümüzde gelişen teknoloji ile birçok cerrahi tedavi opsiyonları var fakat, en sık yapılan tedavi opsiyonları deneysel olmayan etkinliği kanıtlanmış tedavi opsiyonları. İki tanesinden bahsedeceğim. Bir tanesi mikroskobik diskektomi ki henüz altın standart, bel fıtığının tedavisinde. Mikroskop eşliğinde 1-1.5 cm yerden açılarak sinirin önünde bir kemik var onu alıp, sinir kökünü nazikçe kenara çekip almak. Kısaca özetleyebileceğim tedavi oldukça başarı oranları yüksek %98, %99 başarı oranları bulunan ameliyat mikroskobik diskektomi. 1960’lı yıllardan beri, başarıyla uygulanan ameliyat yöntemidir. Yeni teknolojinin bize kazandırdığı yeni avantajlarla endoskopik diskektomi sıkça duyar olduk. Endoskopik diskektomi de genel anestezi vermeden biraz daha dışarıdan 8 mm insizisyonla girilip borunun içerisinden diz anterior gibi, kalça anterior gibi küçük bir borunun içerisinden kamera yardımıyla görerek yaptığımız ameliyatlardır. Bunlarla da faydalı olabiliyoruz fakat bunların gereklilikleri biraz daha sınırlı. Her hastaya uygulanmayabilir. İleride mümkün olacak fakat şuan genellikle daha kenara doğru olan bel fıtıklarını bu yöntemle alabiliyoruz. İşlemi sonlandırmak açısından, hasta lokal anestezide olduğu için ağrısının geçtiğini ve böylelikle işlemin başarılı geçtiğini söylüyor. Bu tedavi yöntemleri bu saydığım iki tedavi yöntemi birincisi mikroskobik distektomi ikincisi Endoskopik diskektomi şu anda bel fıtığının cerrahi tedavisinde kullanılan etkinliği yüksek en sık kullanılan tedavi yöntemi olarak karşımıza çıkıyor.

Sigara, mesane kanserini tetikliyor!

1 Ekim 2015 Perşembe

Doç. Dr. Uğur Altuğ
Acıbadem Ankara Hastanesi Üroloji Bölümü Doç Dr. Mustafa Uğur Altuğ, mesane kanserinin risk faktörlerini anlattı.

Üroloji alanında en sık rastlanan kanser vakaları arasında ikinci sırada Mesane Kanserinin yer aldığını söyleyen Doç. Dr. Uğur Altuğ, bu kanser türünü tetikleyen faktörleri sıraladı.

“ Türkiye’de yaygın sigara tüketiminden dolayı mesane kanserine sıkça rastlanıyor”

Türkiye’de yaygın bir biçimde sigara kullanıldığını vurgulayan Altuğ, sigara kullanımının mesane kanserini kolaylaştırdığının altını çiziyor. Ayrıca şunları ekliyor “ Sigaranın akciğer kanserine yol açtığı bilinse de, mesane kanseri ile sigara arasındaki ilişkinin, akciğer kanserinden daha fazla olduğu bilinmektedir. Mesane kanseri genelde ağrı, sancı yapmayan idrar kanamasına neden olmaktadır. Bu belirtiler aralıklı olarak kendi kendine düzelip tekrarlamaktadır. Hastalarda sancı, ağrı ve ateş gibi şikayetler olmadığı için önemsenmeyerek, doktora başvurmada gecikmeler olmaktadır. Bu durumda zaman zaman geri dönülemeyecek sonuçlar doğmaktadır.

“ Mesane Kanseri veya Mesane Tümörü tanısından korkulmamalıdır”

Enfeksiyon ya da taş gibi teşhislerin konulmadığı ağrı ve sancı olmadan gerçekleşen kanlı idrarlarda ilk akla gelen kanser riskidir. Özellikle hasta sigara kullanıyorsa ilk olarak bu tanı akla getirilmelidir. Bu tip rahatsızlıklar karşılaşılınca uzman bir ürolog gözetiminde gereken tetkiklerin yapılması gerekmektedir. Gereken tahlillerin ardından izlenecek yol ise endoskopi yolu ile tümörün değerlendirilmesi ve kapalı olarak ameliyat edilmesidir. Bu şekilde elde edilen tümörün patolojik incelemesi sonucunda hastalığın tipine göre tedavi planlanır. Mesane kanseri, mesane içerisindeki mukozayı veya mesanenin kas dokusunu ilgilendiren tümörler olarak iki farklı hastalık gibi değerlendirilir. Mukoza ve submokozayı ilgilendiren yüzeysel tümörler, daha sık görülür ve en önemli özelliği mesanenin içerisinde tekrarlanma eğiliminde olmasıdır.”

“Verem aşısı ile mesane kanserinin tekrarlama olasılığı azaltılmaktadır”

“Kapalı ameliyatların ardından, BCG dediğimiz verem aşısı ile mesane kanserinin tekrarlama riski büyük oranda azaltılabilir. Verem aşısının uygulanmasının amacı kişinin kendi bağışıklık sistemini uyararak hastalıkla mücadele etmesini sağlayarak tümörün yok edilmesidir. BCG haricinde, mesane içine enjekte edilen kemoterapi ilaçları ile de tekrar nüks etme oranlarını azaltıyoruz.

Kasa ilerlemiş mesane kanserlerinde ise, tümör daha saldırgan karakterdedir. Bu tip kanserlerin mesane dışına taşma ve başka organlara sıçrama riski çok yüksektir. Böyle bir yayılım yoksa mesane kanserinde geniş kapsamlı radikal sistektomi dediğimiz mesanenin erkekte prostatın beraberinde alınıp çevredeki lenf bezelerinin geniş bir şekilde çıkartıldığı, kadınlarda da gerekiyorsa mesaneyle beraber rahim ve yumurtalıkları da alan çok geniş kapsamlı bir ameliyatla bu hastalıktan kurtarmaları mümkün oluyor.

Mesane kanseri saptanan hastalarda sigarayı bırakmayı tavsiye eden Altuğ ekliyor ; “Gerçekten çok yüksek ve uzun süren bir risk. Sigara alışkanlığı olan ve mesane kanseri tanısı almış bir hasta, bugün sigarayı bıraksa bile o mesane üzerindeki olumsuz etkileri 10 sene daha devam ediyor. Hiç sigara içmezse 10 seneden sonra artık riskler normal bir insanın riskine düşebiliyor.”

“Mesane kanseri ile ilgili en önemli konunun, tüm kanserlerde olduğu gibi erken tanı ve doğru tedavi olduğunu belirten Altuğ, hastaların kanser tanısından endişe duymamaları gerektiğini, mesane kanserinin artık tedavisi mümkün hastalıklar kabul edildiğini, tanıdaki gecikmelerin istenmeyen sonuçlar doğurduğunu, bu nedenle idrarda kanama fark eden her kişinin ileri tetkik ve gerekli tedavi için bir üroloji uzmanına başvurması gerektiğini özellikle belirtiyor.”

Gözlerinizi Ovuştururken Bir Kez Daha Düşünün

23 Ağustos 2015 Pazar

göz ovuşturmak
Gözlerimiz en hassas organlarımızdır. Kimi zaman kaşıntı, yanma gibi sorunlar olabilir. Alerjik hastalıklar da sıklıkla gözleri etkileyerek kızarıklık, sulanma, yanma ve kaşıntı gibi belirtiler gösterebilir. Bu gibi durumlarda gözlere uzun süre ve bastırarak yapılan ovalama ve kaşımaların korneada şekil bozukluğuna sebep olabileceğini belirten Liv Hospital Ankara Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Sibel Şalvarlı alerjisi olanları gözlerini ovalamama ve kaşımamaları konusunda uyardı. Keratokonus hastalığının erken teşhisine dikkati çeken Şalvarlı, hastalığın tedavi edilmemesi durumunda kornea nakli ile sonuçlanabileceğini vurguladı.

Keratokonus nedir?

Gözün sürekli ovalanması, kaşınması sonucu korneadaki kollagen lifler zayıflar, gevşer, uzar bu durum korneada incelme, şekil bozukluğu ve görme merkezinde aşağı kaymaya neden olur. Buna keratokonus denir. Bu durum ilerleyicidir. Hastanın gözlük dereceleri sürekli değişir, numaraları artar, astigmat oluşur, hastalar sık sık gözlük değiştirse de yeni gözlüklerle de net göremezler.

Belirtileri nelerdir?

  • Gözlük numaralarının hızla ilerlemesi
  • Ağırlıklı olarak astigmat artışı
  • Net görememe ve bulanıklık
  • Gözlük numarası sık değiştiği halde net görememe
  • Hayalet imajlar ve açıklanamayan ışık hassasiyeti

Erken teşhis için ileri teknoloji gerekir

Keratokonusta hastalık ilerleyici olduğundan erken teşhis çok önemlidir. Hastalığın teşhisinde topografi denilen kornea haritalarının çekilmesi gerekir. Hastalığın ilk belirtileri korneanın arka yüzünde ortaya çıkar. Sadece korneanın ön yüzünü gösteren haritalarla erken bulgular gözden kaçabilir. Erken teşhis için korneanın ön ve arka yüzünü değerlendirme imkanı sağlayan ileri teknoloji, topografi cihazları gerekir.

İleri safhada kornea nakli gerekebilir

Kornea, saat camı gibi gözün ön yüzünü örten ve fotoğraf makinesinin objektifine benzer rol oynayan en önemli tabaka olduğundan net görüşte kritik rol oynar. Keratokonus korneayı etkilediğinden hastada ilerleyici astigmata yol açar. Erken evrede yakalanırsa korneal kollagen çapraz bağlama veya crosslinking (CCL) adı verilen ameliyatla hastalığın ilerlemesi durdurulabilir. Bu hastalığı durdurucu etkiye sahip tek tedavi yöntemidir. Ancak teşhiste geç kalınırsa kornea çok inceldiğinde ve hastalık ilerlediğinde kornea nakli gerekebilir.

Sıcak ve Nemli Havada Sağlıklı Kalmanın Yolları

doktor
Sıcak ve nemli hava, gün içinde nefes almayı zorlaştırmakla kalmayıp, pek çok hastalığa zemin hazırlıyor. Bu dönemde halsizlik, aşırı yorgunluk, güneş çarpması ve baş ağrısından korunmak için bir dizi önlem alınması gerekiyor. Memorial Hizmet Hastanesi Dahiliye Bölümü’nden Uz. Dr. Yavuz Öztürker, sıcak havalarda sağlıklı kalmak için önerilerde bulundu.

Sıcak çarpmasının belirtilerine dikkat!

Güneş çarpması, aşırı sıcak havada vücut ısısını ayarlayan terleme mekanizmasının bozulmasına bağlı olarak, ısının düşürülememesi sonucu ortaya çıkar. Acil olarak tedavi edilmediği takdirde, vücutta kalıcı hasarlara veya hayati kayıplara neden olabilir. Kişinin ateşi 39,4 derecenin üzerinde, derisi kuru, kırmızı ve sıcaktır. Bulantı, kusma, baş ağrısı, baş dönmesi, göz çukurlarının belirginleşmesi ve görme netliğinin bozulması ile komaya kadar gidebilen şuur bulanıklığı veya kaybı vardır, terleme görülmez. Kişi hemen serin ve hava akımı olan bir yere alınmalı, sıkı giysileri gevşetilmeli, soğuk su veya vantilatör, klima gibi cihazlarla soğutulmaya çalışılmalıdır. Kesinlikle içmesi için sıvı verilmemeli ve en yakın sağlık kuruluşuna ulaştırılmalıdır.

Fazla kilolarınız ve kronik bir hastalığınız varsa…

Diyabet hastaları, kalp damar ve böbrek hastalığı olanlar, sürekli ilaç kullananalar, hamileler 65 yaş ve üzerindeki kişiler ile açık alanda çalışanlar sıcak havada çok daha dikkatli olmalıdır. Sıcaklık ve nem artışına bağlı olarak vücut ısısı artmakta ve metabolizma bu yeni duruma alışmakta güçlük çekmektedir. Şişmanlık, bir hastalığa bağlı yüksek ateş, aşırı sıvı kaybı, kalp hastalığı, ruh ve sinir hastalığı, alkol ve uyuşturucu madde kullanımı ile bazı ilaçların kullanımı da sıcak havalarda terlemeyi etkileyen diğer faktörlerdendir. Bu gibi durumlarda yükselen vücut ısısı, beyin ve diğer hayati organlarda hasara yol açabilir.

Yetersiz sıvı alımı sıcak kramplarına neden olabilir

Aşırı aktivite sonucunda terlemeye bağlı olarak vücutta hızla bir su ve tuz kaybı meydana gelir. Düşük tuz seviyeleri kaslarda sıcak kramplarına neden olabilir. Sıcak krampları aynı zamanda sıcak bitkinliğinin belirtilerinden birisidir. Genellikle karın, bacak ve kol kaslarının fiziksel aktivite sırasında ağrılı spazmlarıyla meydana gelir. Sıcak krampları için tıbbi tedaviye gerek yoktur, kişinin yaptığı aktivite durdurulmalı sakin ve serin bir yerde oturtulmalıdır, meyve suyu veya mineralli içecekler içirilmelidir. Kramp meydana geldikten sonra en az bir kaç saat fiziksel aktivitede bulunulmamalı, bir saat içerisinde geçmezse en yakın sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır.

Güneş yanığını kulaktan dolma bilgilerle geçirmeye çalışmayın

Uzun süreli güneş ışığına maruz kalmakla güneş yanıkları meydana gelebilir. Deri kızarık, ağrılı ve aşırı derecede sıcaktır. Eğer etkilenen kişide ateş, su toplaması ve şiddetli ağrı varsa veya 1 yaşından küçükse en yakın sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Güneş yanığından korunmak için aşırı güneş ışığına maruz kalmaktan kaçınılmalı, güneş yanığı olan yerler soğuk su ile silinmeli, etkilenmiş bölgelere doktor tavsiyesi ile alınan nemlendirici losyon sürülmelidir. Yağ, salça, yoğurt ve diş macunu gibi maddeler kesinlikle sürülmemeli, bölgede su toplanması olduysa patlatılmamalıdır.

Yetişkinlerde de isilik görülebiliyor

Sıcak ve nemli havalarda aşırı terlemeye bağlı olarak deri tahrişi olabilir. İsilik başta bebekler olmak üzere her yaşta görülür. Kızarık bölgeler kuru tutulmalı, daha serin ve daha az nemli ortamlarda bulunmaya özen gösterilmelidir.

Sıcak ve nemli havaya karşı alınması gereken önlemler

· 10.00-16.00 saatleri arasında mecbur kalınmadıkça dışarı çıkılmamalıdır.
· Sokağa çıkarken açık renkli, hafif, bol kıyafetler giyilmelidir.
· Gün içinde sık sık duş alınabilir.
· Geniş kenarlı ve hava delikleri olan şapka takılmalı ve güneşin zararlı ışınlarından koruyan güneş gözlüğü kullanılmalıdır.
· Güneş ışınlarının dik geldiği saatlerde denize girilmemeli ve güneşten korunulmalıdır.
· Sokağa çıkarken cilt tipine uygun güneş koruyucular tercih edilmelidir.
· Egzersiz yapmak için sabah ve akşam saatleri tercih edilmelidir.
· Bol sıvı alımı ihmal edilmemelidir.
· Bebekler, çocuklar, engelli bireyler ve hayvanlar kapalı, park etmiş araçlarda kesinlikle bırakılmamalıdır.
 
Support : Blogger | Giresunspor
Copyright © 2012 - 2017. Sağlık Blogu - Tüm Hakları Saklıdır.
Template Created by Creating Website Published by Mas Template
Proudly powered by Blogger